![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
|
SELAHATTİN KİP;İNSAN VE ZAFİYETLERİ Bismillahirrahmanirrahim SELAHATTİN KİP Allah Celle Celaluhu’ya sonsuz hamd ve senalar olsun, bizi insan olarak yarattı. Müslüman ana-babalardan doğduk, bize İslam Dini’ni sevdirdi, onu yaşıyoruz. Rabbim bizlere O’nu hakkıyla anlayıp hakkını vererek, gereğine ri’ayet ederek yaşamayı nasibetsin. Ona olan iman ve sevgimizi son nefesimize kadar muhafaza ederek, sa’adetli ölüm müyesser kılsın. Peygamberimiz son Peygamber İnsan-ı Kâmil ve Alemlere rahmet olan Hazret-i MUHAMMED (SAV) ve Onun Al-i ve ashabı üzerine salat ve selam olsun! Allah’ın en büyük nimeti olan Din-i Mübin-i İslam’ı onlar bize ulaştırdılar. Bundan dolayı her hal-ü kârda ebediyen onlara minnettarız; zira her şeyimizi onlara borçluyuz. Rabbim onların yolunu layıkıyla takip etmeyi bizlere nasib ve müyesser kılsın! İnsan iki yönlü bir varlık olarak yaratılmış olup, bir yönü ile kemalin zirvesini, öbür yönü ile de sefaletin en esfel derekesini temsil eder. Bir taraftan kemale davet eden hususiyetlerle techiz edilmiş, diğer taraftan da süfliyata sürükleyen za’aflarla donatılmıştır. Bu ikisinin arasında bir yerde ihtiyar ve irade-i cüz’iyye ile seçme kabiliyeti, yeteneği ve özgürlüğü verilmiştir. İnsan bunlardan hangi tarafı ciddiyetle iltizam (tercih) ederse Allah (C.C.) da o tarafa yol vermiş ve önünü açık bırakmıştır. Bu arada Şeytanın insan için amansız düşman olduğunu bildirmiş, ondan oldukça sakınılmasının gereğini talim ve tavsiye etmişlerdir. İnsana, kendisini kemale ve terakkiye davet eden; İman, Akıl, Vicdan, İnsaf, Fazilet ve Mürüvvet duyguları verilmiş; bunun karşılığında süfliyata sürükleyen; Kibir, Şehvet, Hased, Riya, Heva ve bunlara bağlı olarak Müdahene, Taassup ve Taaccüp vermiştir. Bunu hülasa olarak ifade ve beyan eden şöyle bir Hadis-i Şerif vardır: “Cennet mekârihle ve Cehennem de şehvetle kuşatılmıştır.” (Keşfül Hafa: No:1152). İnsanın fitrî yapısı mekârihe meyyaldir. Bundan kendini kurtarabilmesi için mutlaka Allah’ın rahmet ve inayetine muhtaçtır. İnsan bunu hiçbir zaman unutmamalı; ”Ben kendimden eminim, ben hataya bulaşmam,“ dememelidir. Onun için devamlı du’ada bulunarak:” Allah’ım beni nefsime bırakma, Şeytana terketme,” diyerek Allah’ın inayet ve himayesine sığınmalıdır. Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) bunun için: “Allah’ım bizleri mekrinden emin etme, zikrini unutturma, üzerimizdeki perdeyi yırtma, bizleri gafillerden kılma” (Keşfül Hafa:559) ve “Allahım, beni göz açıp kapayacak kadar dahi nefsime bırakma,” diye du’a etmişlerdir. (Cami’üs Sağir). Allah’ın Peygamberi Yusuf (A.S.)ın: “Ben nefsimi ibra etmiyorum, nefis gerçekten kötülüğü şiddetle emreder, eğer Rabbim rahmet etmezse,” diyerek du’a etmişlerdir.(Yusuf:53). Bunun dışında başka türlü bir düşüncede olan insan mutlaka yanılmaktadır. Bunlar ya cahildir cehaletine mağlup olmaktadır; yada gafildir meselenin ehemmiyetini idrak edememektedirler. Kaldı ki Hz.Peygamber (S.A.V.): “ Her insan- oğlu hatalıdır, hatalıların hayırlısı tevbe edendir, “ buyurdular. ( Keşfül Hafa:1969). Ayrıca:“ Her yasak tatlıdır, “ ve ” Ademoğlu yasaklara karşı hırslıdır,” gibi haberler variddir. İnsan fıtratının haram ve günahlara karşı zaafı hep görülmektedir. Rabbim bizleri ve cümle Müslümanları korusun ve rahmetiyle mu’inimiz olsun. Amin. Kur’an-ı Kerim’de Allah (CC): “İnsan zayıf olarak yaratıldı” diyor. (Nisa:28). İnsanın bu zaafiyetinden Şeytan oldukça yararlanıyor. Gerek yaradılış zaafiyetinden ve gerekse Şeytanın iğvasından korunup kurtulmanın tek çaresi, imanla Allah’a sığınmaktır. Başka çare yoktur. Allah’ın inayetiyle İman büyük bir kuvvettir. İnsan bu kuvvetle Şeytana galip gelecektir. Zira Cenab-ı Rabbul İzzet, Şeytanın isteği üzerine ona uzun ömür ve geniş fırsat verdiğini bildirdikten sonra: “Git yürü; Ben, seninle ve sana tabi olanlarla Cehennemi dolduracağım. Senin, Benim kullarımın üzerine yolun yoktur,” buyurmak suretiyle Şeytanın kimlere etki yapa-bileceğini bildirmişlerdir. Şüphesiz ki herkes Allah’ın kuludur ama Allah’ın (CC): “KULUM !” dediği insanlar var ve onların bazı vasıflarını Kur’an-ı Kerim haber vermiştir. Allah (CC), bu vasıfları taşıyan kulları üzerine Şeytana yol vermeyecektir. Bu durumu Cenab-ı Allah (CC) şöyle beyan etmiştir: “Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah’a ortak koşanlaradır.” (Nahl Suresi: 99-100) O halde mesle gerçek manada Allah’a kul olabilmektedir. İnsan, za’fiyetlerini ve kendisini süfliyata düşürecek olan duygu, düşünce ve davranışların mahiyetini, niteliklerini iyi bilmelidir ki kendisini bu tehlikelerden korumanın yol ve yöntemlerini araştırıp öğrensin, amansız düşmanı şeytana karşı gerekli tedbirleri alsın. Şimdi bunlara açıklık getirmeye çalışalım: 1- KİBİR (BÜYÜKLENMEK) Şeytanın insanı iğvasında en çok faydalandığı yönü insanın kibri’dir. Nitekim Şeyta-nın da kendisi bu yüzden la’in oldu (lanetlendi); Allah’ın rahmetinden kovuldu. Adem’e (A.S.) secde-i tahiyye etmek üzere emredildiğinde: “Ben ona secde mi ederim, o çamurdan yaratıldı ben ateşten yaratıldım, ben ondan daha hayırlıyım” dedi. İşte bu “ Ben ondan daha hayırlıyım” hastalığı var ya, bu Şeytanın işini iyice kolaylaştırıyor. Eğer iman kuvveti karşı koyamazsa bu hastalık o kadar etkili bir malzeme oluyor ki sadece Şeytanın peşinden değil Şeytanın önünden götürüyor. Kur’an-ı Kerim bundan haber verirken şöyle buyururlar: “Kafirler, mü’minler için: “Eğer onların gittiği yol (yaptığı iş) daha hayırlı olsa idi bizden önce onlar bulmazdı (önümüze geçmezdi)” (46/11) ve: “Bizim aramızda Zikir (Kur’an) ona mı gelecek?” (Sad: 8) dediklerini haber veriyor. Örnekler çoktur. Ancak hastalığın teşhisi için bu kadarı kafidir. Bu kibirliler, hangi yönden olursa olsun hayır sayılacak olan, “Fazilet, keramet, hürmet, itibar vb.” toplum içinde değer ifade eden hiçbir kıymeti kendilerinden başkasına yakıştırmazlar, reva göremezler. Sanki imtiyazlar ve üstünlükler sadece ve sadece kendilerine aittir, onların hususiyetleridir, inhisarları altındadır. Yüksek meziyetleri, üstünlükleri ve imtiyazları başkalarının paylaşmalarına asla cevaz ve ihtimal vermezler. Bu hastalığa müptela olan insanlar her devirde ve her sahada görülmekte, varlıklarını devam ettirmektedir. Bunun birer nakısa (kusur) olduğunu kabul etmek şöyle dursun meziyyet olarak talakki eder, muhafazasına çalışırlar. Kendilerince taşıdıkları bu değerleri muhafaza etmek ve başkaları tarafından da kabul edilmesi adına yer yer ortaya çıkan kusur va hatalarını örtme ve kapatma gayreti içinde olurlar. Bunları kapatabilmek için başkalarını suçlamakta tereddüt etmezler. Örneğin talebe ise başarısızlığını öğretmenine; imtihanı kaybetmesini, hakkının yenmesine; memur ise ve beklediği makama gelememişse, sorumluluğu idareye, rüşvet ve iltimas oyunu ile mağdur edildiğine yorarlar. İşinde başarısız ise, etrafının kendisine ayak uyduramadığına v. s. hamlederler. Belki de gerçekten böyle olduğuna inanıyorlardır. Hülasa her işte ve her yerde bir suçlu bulur ve kendilerini ibra etme gayreti içine girerler. Böylece daha büyük hataları irtikâb ettiklerinin de farkında olamazlar.. Bundan şu mana anlaşılıyor. Kibir hastalığı onu İblise ortak kıldı ve “ Ben ondan hayırlıyım” dedirtti. Bunu başkalarına kabul ettirme gayreti içerisine girmekle daha da büyük hatalar içerisine düştü. Kibir müzmin bir hastalıktır ve haramdır. İblisin mel’un sıfatına ortak olmaktır. Zıddı “Da’at” tır; halk arasında tevazu olarak ifade edilir. Bu ise fazilettir. Fakat kibir hastalığına müptela olanlar fazileti düşünemez, fazilet göstermeye de asla yanaşamazlar. Bu yüzden de büyük günahlara pervasızca irtikap ederler. Sadece kendi şahsiyetlerini kabul ettirmek uğruna başkalarını suçlayabilen insan büyük bir ahlaksızlığa irtikâb etmiş olur. Kur’an-ı Kerim şöyle der: “O insanlar ki erkek ve kadından Mü’minlere yapmadığı şeyleri isnat etmek süretiyle onlara eziyet verenler büyük bir bühtan ve günah yüklenmişlerdir.” Durup dururken Mü’minlere eziyet eden gayri ahlakî ve gayr-i İslamî davranışları Cenab-ı Hak ağır görmüştür ki onların müdafaasını bizzat kendileri yüklenmiş, bu ahlaksız ve insafsız davranışlarının karşılığını vermişlerdir. İsnat ve iftiraya uğrayan biri kendini müdafaa etme zaruretini duyar. Aksi halde isnadın üzerinde kalacağı endişesi ağır basar. Halbuki Allah (C.C. ) masum kullarının müdafaasını bizzat kendileri üstlenmektedir. Demek ki Şeytan başlı başına Allah’ın kullarına güç yetiremeyecektir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Onun (Şeytanın ), inananlar üzerinde sutlası yoktur; onun sultası sadece onun doslarına (velilerine) ve onu Allah’a şirk edenleredir,” buyurulur. (Nahl 100). O halde mesele Allah’a kul olabilmektedir. İşte; insanın çöküşü, yerin dibine geçişi, esfel-i safiline inişi hep Allah’a kul olamayışındandır. Onun için “İman kuvvetlidir diyoruz, irade gücü lazım diyoruz.” Cenab-ı Hak, Cennet ehlinden olan insanlardan haber verirken:“ Orada lagu yoktur. Yani fuzulî ve gereksiz konuşma yoktur, orada lagu duymazsın, “ demek suretiyle O’ranın nezahetini haber veriyor. Demek ki nezih insanların yaşadığı muhitte basitlikler ve düşüklükler görülmez. Fakat Şeytan nerede ve kimlere ait olursa olsun müsait zemin yakaladığı takdirde zehirini akıtır; bu ortamlara uygun olan insanlar da zevk ve heyecanla şeytanî faaliyetlere alet ve malzeme olurlar. Bu hastalığın ilacı adalete teslimiyet ve ahlaken tevazu gösterebilmektir. Tevazu, Allah katında makbul bir sıfattır. Elbette Allah’ın sevdiği sıfatlarla süsleyeceği kulları da sevdiği kulları olacaktır. Şeytanın şerrinden Allah’a sığınırız. 2- ŞEHVET Şeytanın insanı iğva etmek üzere kullandığı etkili malzemelerden biri de Şehvet’tir. Bu hususta Cenab-ı Hak kullarını şöyle uyarıyor: “Ey iman edenler! Şeytanın adamlarına uymayın; ona tabi olmayın. Her kim ona uyarsa, o gerçekten fuhşiyatı ve münkeri emreder. Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti üzerinize olmasa hiç biriniz ebediyyen temiz olarak kalamazdınız. Ama Allah dilediklerini temiz tutar; O duyan ve bilendir.” (Nur ;21). Fuhşiyat ve fahişe denildiğinde insanların ilk aklına gelen şey zina ve müştemilatıdır. Her akl-ı selimin ve temiz vicdanın hoş göremeyeceği çirkinlikler fuhşiyatın içine girer. Bununla beraber en büyük çirkinliklerden olarak insanlık suçu olan ve Kur’an-ı Kerim’de fahişe ve makt ile ifade edilen husus; şiddetle kınanan, tiksinti ve nefret duyulan şey olarak takdim ve talim edilen bir rezalettir. Şeytanın en güçlü ve etkil tuzaklarından biridir. Şeytan bunu kullanırken etkili bir sihir gibi kullanır. Onun için Cenab-ı Hak: “De ki: Rabbim, Şeytanın hemezatından ve hazır olarak önüme çıkardığı şeylerin şerrinden Sana sığınırım,” buyurur. (Mü’minun:97-98). Hemezat şeytanın dürtüleridir. Merhum Seyyid Kutub bunu tefsir ederken şeytanın bu husustaki dürtülerini, bövelek tutan hayvana musallat olan bövelek sineğine benzetir. Bu sinek bir hayvana musallat oldu mu hayvanın aklı başından gider, gözü kararır, başına gelebilecek tehlikeleri hesabetmeden rasgele yerlere baş vurur. “Bövelek tutan hayvan; su, bataklık, çalılık, gölgelik ne bulursa oraya sığınmak suretiyle o sineğin dürtüsünden kurtulmak ister. Şeytan da insana bu yoldan (şehvetinden) musallat oldu mu gözü kararır, aklı başından gider, ayıbı ve günahı düşünemez olur. Bu sarhoşluk geçtikten sonra karşılaşacağı rezalet ve mahcubiyeti göremez olur,” derler. Onun içindir ki Kur’an-ı Kerim bundan haber verirken zina yapmayın demiyor, “Zinaya yaklaşmayın!..” diyor. Ve onun için zinaya yaklaştıracak her türlü ortamı ve davranışı yasaklıyor. Bunlar: Şehvetle bakmaktır, konuşmaktır; şehvetle selam vermektir, şehvetle musafaha etmektir. Ve bu kapıyı kapatan davranışlar ise kadınların tesettürlü olması, ziynet yerlerinin gösterilmemesi, yürürken ayak sesleriyle erkeklerin dikkatini üzerlerine çekmemesi, güzel kokular sürünüp halkın arasına girerek sarkıntılık zemininin hazırlanmaması vb. gibi kötü sonuçlar doğuracak ortamların hazırlanmamasıdır ki buna fıkıh dilinde “Seddüzzerayi” adı verilir. Yani, vesilelerin önünü kapatmak manasınadır. İslam Dini İnsanlık için yüz karası olacak bu kabil şen’i fiillerin meydana gelmemesi için gerekli tedbirleri almış ve insanlığa takdim etmiştir. İnsanlık da, insanlık adına bu güzelim dinî ve insanî tedbirlere sadakatle riayet etmelidir. Muhammed El Busayrî, Kaside-i Burde’sinde bunu şöyle dile getirir: “ Nefse ve Şeytana muhalefet ve isyan et. Onlar sana ne kadar dost ve nasihatçı gibi yaklaşsalar da asla güvenme. Bakarsın onlardan biri davacı diğeri de avkatı olur; biri hak sahibi diğeri bilirkişi olur. Biri şahid, diğeri hakim olur. Hep telkinlerinin makuliyetini kabul ettirmek için kırk dereden su getirir. Ama ey insan oğlu, özellikle İslamiyeti din olarak kabul etmiş Müslümanlar! Şeytana ve şeytanlaşmış insanlara uymayın. “Onların sizi da’vet edeceği yer mutlaka fuhşiyyat ve kötülüktür ve Allah adına bilmedikleriniz şeyleri söylemektir.” (Bakar;268).” Şeytan insanoğluna düşmanlığını ilan etmiş, onları her ne kadar iğva edebilirse elinden geleni yapacağını açıkça ifade etmiştir. Onların yolunu şaşırtmak, yanlış yollara sürüklemek için ordusuyla, suvari ve piyadesiyle üzerlerine varacağını ortaya koymuştur. O görünmez düşmandır; nerede ve nasıl saldıracağı da belli değildir. Buna karşı insan eğer onun ağına düşmek istemiyorsa uyanık ve dikkatli olmalı; azimli ve kararlı bir tutum içerisinde doğru yolu takip etmelidir. Bunun için mutlaka kuvvetli iman ve kararlı irade gereklidir. Ayrıca hiçbir zaman nefsinden emin olmadan nefsini kuşku ile kontrolunda tutmalı ve bilhassa Allah’a (C.C.) sığınmayı hiç mi hiç ihmal etmemelidir. Bilinsin ki havâî, hava’dan gelir. Hevâ, üzerine musallat olup mağlubettiği kimseyi kör eder. Rabbim cümlemizi Şeytanın ve taifesinin şerrinden emin eylesin. 3- HASED (KISKANMA) Şeytanın insan oğluna müdahale yollarına açık olan zayıf bir yönü de hased’dir. Biz bunu türkçemizde kıskanma olarak ifade ediyoruz. Halbuki kıskanmanın bazı yararlı ve makbul tarafları vardır; ama hasedin bütünü zararlıdır, tehlikelidir. İnsanlık dışı mezmum ahlâktır ve kesinlikle haramdır. Hased, insanın iyiliklerini ateşin odunu yaktığı gibi yakar, yer, bitirir. Hiçbir iyiliğinin hayrını ve yarar tarafını bırakmaz. Allah (C.C.) bir kulunu bu hastalığa müptela etmesin. Bu hastalığa yakalanan insan bir daha iflah olmaz. Huzuru kaçar, varlığı gözüne görünmez, her zaman endişeli ve sıkıntılıdır; sağlığını yitirir, hayatı kendine zehreder. Bununla beraber hased ettiği kimseye de zarar veremez. Onun için: ”Hased adil hastalıktır; sadece hased edene zarar verir, hased edileni mükâfatlandırır,” derler. Zira hased eden kimse çok kere hased ettiği kimsenin aleyhine dedikodu ve gıybet eder. Bundan da hased edilen için sevap yazılır ve hased edilen kârlı çıkar. Hased, bir insanın mazhar olduğu nimeti çekememek, onu ona layık görmemektir. Bu ise Allah’ın taksimatına karşı çıkmak; O’nun, nimete layık gördüğü kimseyi layık görmemek, böylece Allah’ın kaderine itiraz etmek, Allah’ın nimetini esirgemek, O’nun yücelttiğini alçaltmak gibi fevkalade zillet ve rezalete irtikaptır. İlahî taksimata karşı çıkmanın ve onu yersiz görmenin ne kadar çirkin olduğunu beyan hususunda Cenab-ı Hak şöyle buyururlar: “Yoksa Allah’ın insanlara kendi fazlından verdiği şeyi mi kıskanıyorlar? Biz İbrahim Aline kitap, hikmet ve büyük mülk verdik.” (En Nisa:54). Cenab-ı Hak kendi taksimatına müdaheleleri çirkin görüyor. Buna razı olmayanların ne kadar cahil, gafil ve kafir olduklarını haber veriyor. Ve yine: “Ehl-i kitaptan çoğu size olan hasedlerinden içlerinden ve nefislerinden gelen aşırı hırs ve istekleri ile, hak onlara açıkça beyan olup ortaya çıktıktan sonra sizin imanınızdan küfre dönmenizi isterler; sen onları karşına alma, görmemezlikten gel. Ta ki Allah’ın emri gelinceye kadar. Gerçekten Allah her şeye kadirdir.” (Bakara:109 ). Yani hased hastalığına tutulan kişi, hased ettiği kişiden zarar gördüğü veya kendisine dokunduğu için değil sadece onun nimete mazhar olmasından rahatsız oluyor. Yoksa Mü’minlerin iman etmesinden kafirlerin ne zararı var? Hatta hased eden kişi o nimetin bir mislinin kendisine verilmesi isteğine de dayanamıyor. O istemediği yerlerde bir takım nimetler görüyor. Onun izalesine de muktedir olamıyor, ona hakaret etmek istiyor. Ona da gücü yetmiyor. Bir kindir içine atıyor; ondan nefret ediyor, gıybetini yapıyor, onda olmayan şeylerle isnatta bulunuyor, halkın nazarında onu küçük düşürme gayretine gidiyor, çırpındıkça batıyor ve hep kendisi kaybediyor. Ama bunlara karşı müdafaaya girmeye de lüzüm görülmüyor, dünyevî her hangi bir ceza da tertip edilmiyor. O zaten kendi kendini cezalandırmıştır. Allah cezasını verdi; o ona yetiyor, yetmelidir. Savunma cihetine gidilmesine gerek kalmıyor. Vay efendim sen benim için şöyle şöyle söylemişin, yapmışın diye sorgulamaya da gerek görülmemiştir. Zira zararını dokunduramayacaktır. Ancak Şeytanını rahatlatmış, onun işini yürütmüştür. Bunun için yapılacak en uygun şey Allah’ın (C.C.) talim buyurdukları “Kul a’uzuları” okumak, onlarla Allah’a sığınmaktan ibarettir. Rabbim bu kabil hastalıklardan bizleri ve İslam alemini, hatta insanlık alemini korusun! Ayrıca Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin talim buyurdukları şu önemli tavsiyeye ri’ayet edilsin: “Üç şey var ki insan onlardan kendini kurtaramaz: Hased, Zan ve Tiyere. Bunlara bulaşırsanız dikkat edin. Hased ederseniz aşırı gidip zarar vermeye kalkışmayın; zan ederseniz kesin olarak hüküm vermeyin; bir şeyi uğursuz sayarsanız yolunuzdan alıkoymasın, devam edin,” buyurmuşlardır. Akla ve insafa bağlı kalanlar bunu yapabilirler. Ancak bunlar irade ve azim meselesidir. Azmederse insan Cenab-ı Hak yardım eder. Ama malesef insan Şeytana uyuyor, nefsine ve hevâsına kapılıyor, haram ve tehlikeli yollara giriyor, günahkâr oluyor. Rasulullah (S.A.V.): “Cübbül Hüzün”ün (Hüzün Kuyusu) şerrinden Allah’a sığınırlar; “Cübbül Hüzün nedir?” diye sorarlar da: “Cehennemin bir vadisidir. Riya için okuyan ve amel edenler oraya girerler,” buyurmuşlardır. Ayrıca Kıyamet Günü insanların hesabı görülürken bir nida ile ilan edilir ki: “Dünyada yaptıkları amellerde Allah’a başkalarını ortak edenler ücretlerini onlardan istesinler!” denir. Allah’ım, cümlemizi riyadan korunmaya muvaffak eyle, ya Rabbî! Hased daha çok meslektaşlar arasında görülür. “Adamın düşmanı kendi işini yapandır” diye haberde variddir. Ayrıca: ”Altı kişi Cehenneme girerler; Amirler zülumla, Araplar asabiyetle, Köy ağaları kibirle, Tüccarlar hiyanetle, Bedeviler cehaletle, Alimler de hasedle “ denilmiştir. Onun için olacak ki, Alimlerin bir diğeri üzerine şahid olmaları caiz olur mu, olmaz mı tartışması yapılmıştır. “Mü’min hased eder mi?” sorusuna Hz. Yusuf’un kardeşleri örnek gösterilmiştir. “Hased ile eleştiri mütelazimdir” derler. “Birinin bulunduğu yerde diğeri de bulunur” demektir. Hased eden her ne kadar hasedini gizlemek istese de bir yerde bir biçimde ortaya çıkar. Bir şairin de belirttiği gibi: “İnsanda bir tabii zaaf varsa onu ne kadar gizlemek istese de bir yerde kendini gösterir.” 4- RİYA (GÖRSÜNLER, DESİNLER) İnsanın zaafiyetlerinden biri de Riya’dır. Yani görsünler-duysunlar-desinler hastalığıdır. Bu bir şey kazandırmamakla beraber çok kere insanı fazlasıyla aldatan bir şeydir. Farkedilmesi de, ondan kurtulmak da oldukça zordur. Onun için “ Riya gizli şirktir “ denilmiştir. İnsan bir takım hayır ve ibadetler yaptığını hesabediyor. Gerçekten de bir şeyler yapmıştır. Ama “Riya” karıştırdığı için kabul görmemiştir. “Onların nafakalarının kabul edilmesine başka mani yoktu, ancak onlar Allah’a ve Rasuluna inanmadılar, namazlarını tembel tembel kılarlar, infaklarını zoraki, kerhen verirler.”(Tevbe;54). Ve: “Münafıklar gerçekten Allah’a karşı hile tertip ederler, Allah (CC) da onlara düzen kurar, onlar Namaza kaltıklarında gönülsüz olarak kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı nadiren anarlar. Tereddüt içindedirler ne onlardan (Mü’minlerden) ve ne de onlardan (kafirlerden ) Allah’ın şaşırttığı biri için sen çıkış yolu bulamazsın.” (En Nisa 142-143 ). Ve: “Ey Mü’minler, siz siz olun da sadakalarınızı başa kakamak suretiyle iptal etmeyin; o insanlar gibi ki, onlar malını insanlar görsün diye riya için infak ettiler, Allah’a ve Ahiret Gününe inanmıyorlar.” (Bakara;264). Ayrıca şöyle bir menkıbe zikredilmektedir: Ebu Hureyre rivayet eder: “Kıyamet günü ilk hükmü verilecek insan Şehid düşmüş biridir. İlahî huzura getirilir, künyesi okunur. Dünyada iken mazhar olduğu nimetleri itiraf eder. O da itiraf eder. “Peki o nimetler içinde iken nasıl amel ettin?” diye sorulur. O da: “Ya Rabb (Senin için ) cihad ettim ta ki şehid düştüm” der. Allah (C.C.): “Yalan söyledin. Benim için değil; “Ne şecaatli ne yürekli adam desinler” diye döğüştün ve dediler de, yani beklediğini aldın” der. Daha sonra emredilir yüzüstü Cehenneme atılır. Ve başka biri getirilir. O da ilim sahib olduğunu, onu öğrettiğini ve Kur’an okuduğunu söyler. Onun da ifadesi alınır. Mazhar olduğu nimetleri sayar, onlarla ne amel ettiği sorulur. O da ilimiyle amel ettiğini, ilim öğrettiğini, Kur’an okuduğunu, okuttuğunu söyler. Allah (C.C.): “Hayır! Yalan söylüyorsun, “Ne güzel okuyor ne büyük alim desinler” diye yaptın ve söylendi” der. Emredilir, Cehenneme atılır. Başka biri getirilir, ifadesi alınır. Mal-mülk sahibi zengin olduğunu itiraf eder. Zenginliği ile ne iş yaptığı sorulur. “Şuraya bir hayır yapılsaydı dedikleri her yere verdim, hiçbir yer boş bırakmadım” der. Allah (C.C.): “Hayır! Yalan söylüyorsun. Bunları, Benim rızam için değil; “Ne cömert adam ne baba adam desinler” diye yaptın ve dediler de, karşılığını aldın” denir ve yüzüstü Cehenneme atılır.” (Müslim,Tirmizî ve Nese-î denTaç;(1/58). Kaldı ki bu ameller en çok makbul olan amellerdir, ama ne yazık ki “Riya” bu amelleri ifsad etmiştir. Görülüyor ki, sadece yapmak yetmiyor. Allah rızası niyetiyle yapmak gerekiyor. Bir İlahiyat Prof.’nün, gazetede uzunca bir listesini okumuştum. “Bunları yaptığınız nisbette Müslüman sayılırsınız” diyordu. Tabii ki, amel-i salihler Müslümanın etiketidir; onlar Müslümanın üzerinde olmalı, görülmeli. Müslümanlar onlarla onun Müslümanlığı üzerinde şahid olabilmelidirler. Ama hepsi o kadar değil; yaptıklarını din için, Allah için yaptığını asla unutmamalıdır. 5- HAVÂÎ ARZUŞeytanın faydalandığı, insanın zaaflardan biri de “ Heva“dır. Heva, Şeri’atın davet etmediği ama nefsin hoşlandığı şeylere meyletmek ve onlara tabi olmaktır ki, oldukça tehlikeli boyutları vardır. Bununla haksızlıklar, zulümler, isyanlar ve küfürlere irtikâp etmeler gerçekleşir. Onun için Şeytan insanın bu duygusunu süsler, cazip gösterir. Bu duygu ile onu en büyük tehlikelere çeker, sürükler. Kur’an-ı Kerim bunu haber verirken şöyle buyururlar: “Sizin nefsinizin hevâsına uymayan bir şey ile size (Allah’tan, Peygamberden) ne zaman bir şey gelse ona karşı kibirlik gösterir, bir kısmını yalanlar bir kısmını öldürürsünüz. Öyle değil mi?” (Bakara: 87 ). Allah’ın talimatını yalanlamaya ve onu tebliğ ve talim eden Peygamberini öldürmeye sevkeden duygu ve düşünceden daha büyük bir tehlike düşünülebilir mi? Bu havâî yollara davet edenlerden şöyle bir örnek verilir Kur’an-ı Kerim’de: “De ki: Biz Allah’tan başka, bize zararı da ve faydası da dokunmayacak şeylere mi davet edelim? De ki: Allah bize hidayet verdikten sonra ökçemiz üzerinde geriye mi dönelim? Şeytanların kendilerini hevâları ile etkileyerek şaşkın bıraktığı birileri gibi olalım, öyle mi? Kaldı ki bu insanın kendisini uyaran ashabı vardır, onlar hidayete davet ederler. De ki: Hidayet ancak ve sadece Allah’tandır, bize Alemlerin Rabbine teslim olmamız için emrolundu.” ( En’am: 71). Bu ayet-i celile insanla Şeytanı ve hevâsı arasındaki münasebeti bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Biz bunu kendi nefsimizde, etrafımızdaki insanlarda, içinde yaşadığımız çevre ve muhitimizde ne kadar da net ve açık olarak görüyoruz! İnsan ne kadar da Şeytanı ve hevâsı ile cedelleşme zorunluluğu içinde kalıyor. Bir taraftan yukarıda işaret ettiğimiz Hakk’a, terakkiye ve kemale da’vet eden İmanı, aklı, insafı, fazilet ve mürüvvet hissi; diğer taraftan da kibri, şehveti, hasedi, riya, hevâsı, müdahene ve taaccüp hisleri ile nasıl bir çelişkili hayatın içinde yaşandığını net bir tablo halinde insanın önüne seriyor; bir sinema perdesi gibi açıveriyor. Nice insanlar görüyorsunuz yeterince dini talim ve terbiye alamadığı için, dinin tabi’atını bilmez, kavramaz; etrafındaki müslümanların yaşantılarına bakarak, onları örnek alır. Yaşantıları İslamın ruhuna ters düştüğü halde dinlerine bir halel, nakısa geldiğini kabullenemez, yer yer tertemiz birer müslüman olduğunu iftiharla ifade eder. Bir çok dinî vecibeleri yerine getirmediği, haramlara irtikâb etmekten çekinmediği halde, imkânları nisbetinde haramdan sakınan, hayatlarında ölçü olarak helal – haram, sevap- günah ölçülerini esas alan müslümanları hafife alır, kendilerini onlarla mukayese etmeyi kabullenemeyen nice gafil müslümanlar görürüsünüz. Bir taraftan Ahlak, dürüstlük ve faziletinden dem vurur; insanlığından, insanlığa hizmetlerinden haber verir: “Ne olmuş yani, Namaz kılmayan müslüman değil mi? İçki içen dinden mi çıkar?” gibi ifadelerle dini hükümleri küçümser. Bazen gerçekten dine ve İslama karşı sıcak duygusu olduğu halde, diğer taraftaki eksikliklerinin dinine halel getirdiğini farkedemediği için yöneldiği istikamette devam eden müslüman kardeşlerle karşılaşıyoruz. Elbette bir çelişkili hayat yaşadıkları muhakkaktır. Dinî hata ve esikliklerinin olmasına razı değillerdir, içlerinden bunun sıkıntısını çekiyolardır. Diğer taraftan da Şeytanî ordular etraflarıını sardığı için, fazilet duyguları ile hak yoluna da’vet eden samimi dostlarının nasihat ve uyarılarını değerlendirememektedirler. Karşı tarafın davetlileri ağır basmaktadır. Onun için: “Gel dostum gel istikamet burdadır“ şeklindeki davetleri duyamıyorlar. Ayet-i celile bizleri bu hakikata uyarıyor. Bizzat yaşadığımız hayatı canlı olarak sergiliyor. Ku’ran-ı Kerim’de: “Ey iman edenler adalet esaslarına sımsıkı sarılın, onun üzerinde durun, Allah için şahitler olun, şahitliğiniz Ana-Babalarınızın, akrabalarınızın aleyhine de olsa, şahitlik yaptığınız kimse zengin ya da fakır de olsa, Hak’tan, adaletten ayrılmayınız. Birinin tesiri altında kalacaksanız, Allah daha büyüktür, birine merhamet edecekseniz, Allah ona sizden daha yakındır. Adalet gösterseniz de çarpıtarak, kıvırarak bir tarafa çekseniz de yada sırt çevirseniz de hep yaptıklarınızdan Allah haberdardır.” ( Nisa ;135 ). Ve: “Onlardan (kitap ehlinden) bir taife gerçekten kitabı dillerine dolarlar onu çarpıtırlar, gerçek kitaptan olduğunu söylemenizi isterler, halbuki o kitaptan değildir. Bir Hakim vicdanla cüzdan arasında sıkışmış kalmış ise bundan adaletli bir hüküm beklenir mi? Bir ilim sahibi yere çakılmış, maddiyata takılmış ise bundan hakkaniyete uygun bir fetva çıkar mı? Bir taraftan hakikatları biliyor, Hakk’a ve adalete uygun olanı görüyor; diğer yandan da bir takım tesirler altında kalıyor, muhtelif çıkarları ve menfaatları ile karşı karşıya kalıyor; makamı, muhiti söz konusudur, bunları elinin tersiyle iterek hak ve adalete sadık kalabilmesi için çok kuvvetli iman gerekiyor ki, karşıdaki davetin Şeytandan ve hevadan geldiğini idrak etsin ve onları bastırabilsin. Büyük zatlardan birine bir nida geliyor ve: “Onun kemale erdiği, bundan sonra kendisinden ibadet, namaz niyaz beklenmediği” söyleniyor. Bu zat ona cevabında: “Çekil ey la’in; ben Allah’ın kuluyum,” diyor. Şeytanın gücü sağlam imana yetmiyor. Ayet-i celile ile Rasulullah (S.A.V.)’in şu hadis-i şerifleri nasıl da birbirlerini tamamlıyor. Hani biz her gün kırk defa namazlarımızda okuduğumuz Fatiha-i Şerife’de dilendiğimiz “Sırat-ı müstakıym” var ya, onu hadisi-i şerifleriyle şöyle temsil ediyor. Sırat-i Müstakıymı bir örnekle açıklar: “O bir yoldur, yolun iki yanında surlar vardır. Surlarda açık kapılar var kapıların üzerinde perdeler var. Sıratın başında bir da’vetçi nida ederek: He vallahi Müslümanın kalbinde va’iz vardır. Buna kulak vermek bir irade ve kısmet meselesidir. İrade gücü gösterebilen her Müslüman bu va’izi işitecek ve icabet edecektir. Elbette bu da Allah (C.C.)’nun inayetiyledir. Nitekim: “Eğer Allah’ın fazl ve rahmeti üzerinizde olmasa idi hiç birinizin ebediyyen temiz kalması mümkün olamazdı. Ama Allah (C.C.) dilediklerini temize çıkarır,” buyururlar. ( Nur:21 ). Elbette son sığınak ve son ümit orasıdır. Rabbim esirgesin. Bakıyorsunuz Müslüman kadınlar televizyon ekranlarında boy gösterirler. Kılık ve kıyafetleriyle İslamı temsil etmezler, temsil ettikleri yerden halka hizmet vermeyi ön plana alamazlar; kendilerini takdim edip cazip görünme gayretleri her hallerinden bellidir. Giyim – kuşam, makyaj ve hareketleriyle Pazar Meydanı teşkil ederler. Bununla beraber konuşma tarzları ve ifadeleriyle birer inanç sahibi olduğunu gösterirler. Du’alardan, evliya türbelerinden ve onların himmetinden ciddi ciddi bahsederler. İçlerine bir ses geliyor, fitrî yapılarının ve İlahî va’izin sesini duyuyorlar, ama ona kulak vermeye mani başka bir çağrı da var; onları kesip atamıyor, ondan kurtulamıyorlar. Hani Kur’an-ı Kerim: “Mücizelere nefisleri inandığı halde zulüm ve te’ali ile inkar ettiler, bozguncuların akıbetine bir bakıver,” buyururlar.(Neml:14). Bir taraftan inanıyorlar, inananlar safında olmayı arzu ediyorlar; diğer taraftan yakalarını kurtaramadıkları asalaklarından vaz geçemiyorlar. Bu ikilem arasında kalanlar gerçekten çok sıkıntılı bir hayat yaşamaktadırlar. Ayet-i celile bunu tasvir ediyor. Yine: “O hava-î arzusunu ilahlaştıran kimseyi gördün mü? Sen onun üzerine vekil mi olacaksın?” (Fürkan:43). Ve: “Hevasını ilahlaştıran kişiyi gördün mü, bildiği halde Allah onu şaşırtmış, kulağını ve kalbini kapatmış, gözünü perdelemiştir. Allah’ın şaşırttığına kim hidayet verecekmiş, hiç düşünmez misiniz?” ( Casiye 23). Evet hevanın hakim olduğu yerde artık kulak işitmez, göz görmez ve kalb çalışmaz hale geliyor. Rabbim mü’inimiz olsun! Amin . Bakın Kur’an-ıKerim hevasına kapılan bir ilim sahibinin acıklı örneğini nasıl veriyor: “(Ya Muhammed) Onlara şu kişinin haberini oku ki, Biz ona ayetlerimizi verdik (öğrettik) sonradan o bunlardan soyuldu, içinden sıyrıldı çıktı. Şeytanın peşine takıldı, taşkınlardan oldu. Biz dileseydik onu onunla (ilmiyle) kaldırır yüceltirdik; ama o yere çakıla kaldı (maddiyata saplandı) hevasına tabi oldu. Onun misali bir köpeğin misaline benzer ki, onu azarlasan da, kendi haline bıraksan da dilini uzatır hırlar durur. Allah’ın ayetlerini inkar eden kavimlerin misali böyledir. Kıssayı anlat ki üzerinde düşünsünler. Bizim ayetlerimizi yalanlayan kavimlerin misali ne de kötü oldu ve onlar nefislerine zulmedenlerden oldular.” (A’raf:175-178). Kendilerine ilim verildikten sonra onun, dilini uzatarak hırlayan bir köpek durumuna düşmesi ve böylesi bir örnekle anlatılması gerçekten şayan-ı dikkattir. Köpek, hayvanlar arasından en hırslı olanıdır. İnsan, hırsı ile dünyaya sarılır, onu kucaklamaya kalkarsa ilim sahibi de olsa hırsı onu yutar; üzerindeki ilim sıfatından sıyrılır. En yüce derecelere namzet iken yere çakılıp kalır, alçalır, ucuzlar, ayak altına düşer, maskaralık olur. Bunlar sadece bir şahsa münhasır değildir. Her zaman ve her yerde herkes için mukadder olabilecek sonuçlardır. Hiçbir kimse hiçbir şeyine güvenerek Allah’ın hükümlerine ve ayetlerine karşı çıkmaya kalkışmamalıdır. Aksi halde akibeti gerçekten tehlikeli ve korkunç olur. Bunu göremeyenlere Allah basiret versin, diyelim; yoksa bu kanun çalışıyor, her devirde ve herkes için caridir. Allah’ım Sana sığınıyoruz! Böylece hava-î temayüllerine kapılan kimseler genellikle kendilerini akıllı ve ilerici, geleceği çok iyi görebilen kişiler olarak görürler. Fakat ne yazık ki aldanıyorlar. Hak, bir gerçektir, bir realitedir. Haktan ayrılan her tutum, davranış ve düşünce maslahat değil fesat getirir. Hak ise sadece ve sadece Allah’ın Şeri’atı ve dinin talim buyurduğu hükümlerdir. O halde en geçerli ve tutarlı siyaset dine ve dinî hükümlere bağlı kalmaktır. Ona ters düşmek her zaman tehlikelidir. Bunu Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır: “Yoksa onlar Peygamberlerini tanımadılar da ondan mı onu inkar ediyorlar. Yada onun için “Cinneti var” mı diyorlar? Hayır bunlar değil de aslında onlara Hakkı getirdi ama onlardan çoğu Haktan hoşlanmazlar. Eğer Hak onların hava-î arzularına uysaydı yer ile gök ve onların arasında olan herkes fesada giderdi. Halbuki Biz onlara ibret alıp ders edinecek şeyleri getirdik, ama onlar kendilerine gelen ibretli mesajdan ders almadılar; arka çevirdiler.” ( Mü’minun:71-72). Burada şunu görüyoruz ki; inkarcılar, dinî hükümlere iltifat göstermeyenler Peygamberleri ve Peygamberlerin getirdiği hükümleri inceleyip öğrenmiyorlar. Öğrenmek ihtiyacını da hissetmiyorlar. Bu yüzden çalışıp çırpınmaları sadece fesada ve helake götürüyor; kurtuluş ve salaha götürmüyor ve nereye gittiklerinin farkında olamıyorlar. Eğer onlar gerçekten araştırıp Hakkı bulma gayretine girselerdi Hakkı bulacak ve hidayete ereceklerdi. Onun için Müslümanların sorumluluğu büyüktür. Hakkı tebliğ ve talim için çalışmalıdırlar. Rasulullah (Sallallahu Te’ala aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte Havanın tehlikesini şöyle beyan buyurdular: “Üç şey tehlikeli şeylerdendir: Peşinden sürükleyen cimrilik, kendisine tabi olunan hava-î arzu ve kişinin kendinden hoşlanıp beğenmesi.” (Keşfül Hafa: No: 1035).Cimrilik insanın fıtratında vardır. Mal tabiatta sevimlidir. Ama mürüvvet sahibi insanlar cimriliği yener fazileti hakim kılarlar. Cimriliğin de ötesinde “Şuhh” öyle bir hastalıktır ki sadece kendi malından eksileni esirgemekle kalmaz, başkalarının yaptığı ihsan ve inayetlere de tahammül edemez. Onun için bu daha da tehlikelidir. Buna itaat edilir ve dediğine gidilirse kardeş ve akrabalarla olan münasebeti kestirir, düşmanlığa, hatta (Allah korusun) katilliklere götürür. Peşine düşülen havanın nerelere götüreceğini bir nebze yukarıda gördük. Adamın kendini beğenmesi ile nasıl bir tehlikeye maruz kalacağını ileride bir bölüm içinde göreceğiz, izah etmeye çalışacağız. Bunların tamamı Şeytan için bulunmaz malzemelerdir. Şeytanı düşman olarak bilen ve onun oyununa gelmek istemeyen herkes, özellikle her Müslüman düşmanın düşmanlığını ve düşmana malzeme olacak şeyleri hesabetmek durumundadır. Hesapsız olarak, hatta peşin hesaplarla yapılan nice fiiller uzun pişmanlılkarı mücip olur ki, telafisi zordur. Fırsatlar zor ele geçer. Elden gitti mi bir daha dönüşü de olmamaktadır. Ömür ve günler birer fırsattır, bir geçer bir daha dönmez, ah vahlar da bir işe yaramaz. Bunun örneklerini çokça görmekteyiz. 6- MÜDAHANE Müdahene de insanda Şeytanın işine gelen malzemelerden biridir. Bu perde arkasında nice mel’anetleri çevirir. Bu bir yerde belki müsamahaya girer; günümüzde buna hoşgörü denmektedir. Elbette müsamahanın ve hoşgörünün yeri ve değeri vardır. Ama iş müdaheneye varırsa tehlikeye girer. Müsamaha hakkında çok şeyler söylendi, tavsiye edildi. İnsanların ayıp ve kusurlarını araştırmamak, bazı hata ve kusurları görmezlikten gelmek, kişilere karşı yapılan kusurları bağışlayabilmek ki; geniş kalpliliği ve ince bir hassasiyeti gerektirmektedir. Onun için: “Darlarında (yurtlarında) olduğun müddetçe müdarat göster; arzlarında (yerlerinde) olduğun müddetçe kendilerinden razı ol “ derler. “Tatlı olma ki yenirsin, acı olma ki atılırsın.” “ Yaş olma ki sıkılırsın, kuru olma ki kırılırsın “ derler. Ve Kur’an-ı Kerim’de: “Rahman’ın has kulları onlardır ki, yeryüzünde rahat yürürler (bulaşık değiller), cahillerden kendilerine laf atıldığı zaman da onlara: Müdahene, günümüzde yağcılık yada dalkavukluk dedikleri bir tür zafiyettir ki, Müslümanın kabul edebileceği tavır değildir. Kur’an-ı Kerim’de: “(Ya Muhammed) Sen sen ol da yalancılara itaat etme, onlar isterler ki, Sen onlara yağcılık yapasın onlar da sana yağcılık yapsınlar.” (Nun: 9-10). İnsanlar arasında ülfetin devam edebilmesi için ortak tarafların olması gereklidir. Bir ciddi insan ile bir hafif meşrepli insanın uzun zaman ülfetleri devam edemez.. Ciddî insan arkadaşından ciddiyet ister, diğeri de hafiflik bekler. Beklentilerde uyum olmayınca dostluklar inkita’a uğrar. Biz ciddi insanlar arasındaki ülfet ve dostluğun daha devamlı olduğunu görüyoruz. Bunlar: “Dostluğumuz elli - altmış seneliktir” diyebiliyorlar. Hz. Ali (R.A.), Kümeyl’e nasihatlarında şöyle derler: “İnsanlar üçtür. Rabbanî alim ve gerçekleri öğrenme yolunda talebe, bir de bomboş “hemec” sinek mesabesinde yaralara konar, onlardan aldığı gıdalarla geçinir gider, her sesin peşinden koşuşturur, her esen rüzgâra, akıntıya kapılır; sabit yerleri olmadığından yel de alır sel de. Bunlar ilmin nuru ile aydınlanamadılar, sağlam bir sığınağa iltica edemediler.” ( Nehcül belega: 430 ). Devam ederler: “Bunlar arasından kendini bilen ve değerini koruyan gerçekten takdire şayandır. Gerçek insan şahsiyeti budur. Bu olmadığı zaman da, gerçeği bilen Alimleri araştırır, bulur. Onların irşat ve nasihatlarına kulak verir, öğrendiklerini hayatına geçirir, ne yaptığını ve ne yapacağını öğrenerek ömrünü değerlendirir. Üçüncü şık olan sinek mesabesindeki insanlar ise ciddiyet ve şahsiyetten mahrum, günlük ve anlık çıkarları peşinde koşuştururlar. Kendi basiretleri yoktur, lezzetlerinin esiridir; daha çok koyun sürüsüne benzeyen insan topluluklarıdır. Onun için saltanatlarını sürdürmek isteyen hıyanet rehberleri, etraflarıında akıllı ve şahsiyetli insanları barındırmazlar. Onlara göre etrafındakiler günlük hayatının ötesinde hesabı olamayan cahil ve gafil insanlar olsun ki körükörüne kendilerine itaat etsinler. Bu durum da Şeytanın işini kolaylaştırır.” İbnu Hazm için çok katı ve sert olduğunu söylemişler. O da: “Eğer Hak olarak bildiğim şeyi kimselerin çıkarını ya da tesirini hesaba katmadan açıkça söylüyor ve savunuyorsam, bu benim en büyük meziyetimdir derim. Ondan sadece memnunluk ve rahatlık duyarım, üzüntü duymam,” demişlerdir. Gerçekten bu durum insanî bir meziyyettir; varsın bir takım müdahinler beğenmeyiversinler. Hükemâ hevâ için şöyle söylemişlerdir: “Hevâ gaddar, Melik ve zalim mutasallittir.” Hevânın ve şehvetin arzusuna itaat etmek bizzat Şeytana itaat etmektir. 7- TA’ACCÜB – KENDİNİ BEĞENME Yukarıda ta’accübden bahsedeceğimizi söylemiştik. Bu da büyük hastalıklardan biridir. Şeytanın insanda olmasını istediği ve sevdiği hususlardandır. Bir insan, kendini beğendi mi, o bütün işlerini, davranışlarını, söylediği sözlerin tamamını beğenir. Yanlışını kabul etmediği için pişman olma, nedamet duyma da olmaz. Onun için günahlarından tevbe ve istiğfar etmeyi de aklına getirmez; hep hatasının ve yanlışının üzerinde ısrar eder gider. Bu ise tabii olarak helâke gitmektir. Hani: “Bir şeyi aşırı sevmek kör ve sağır eder” derler ya; kendini her yönü ile beğenen ve seven de böyledir. Gerçi kendini bir yerde beğenmeyen ve sevmeyen kimse olmaz. Herkes bir biçimde kendini sever de beğenir de. Fakat, mutlaka bunun bir ölçüsü olmalıdır. Ashabtan bazıları Rasulullah (S.A.V.)’e soruyorlar: “Ya Rasulallah biz elbisemizin, ayakkabımızın güzel olmasını seviyoruz, bunlar da kendini beğenmeye girer mi?” Rasulullah: “Hayır onlar temizliğin gereğidir, Allah’ın sevdiği şeylerdendir,” buyurmuşlardır. Bazı insanların düzenli hayatlarına bakarak kendisinin de bu düzene girmesini istemesi güzel şeydir. “Mü’min gıpta, münafık hased eder,“ demişlerdir. Gıpta makbuldur. Özellikle dini mükemmel biçimde yaşayan insanların haline gıpta etmek ve onlara benzemeye çalışmak çok çok daha güzeldir. Cenab-ı Hak şöyle buyururlar: “İnsanlar arasında öyleleri var ki sözleri ile dünya hayatında sizi hoşnut ederler, kalblerindekine Allah’ı şahid gösterirler. Habuki o en şiddetli hasımdır. Bir arkaya döndü mü yer yüzünde fesat çıkarır, mahsülleri ve nesilleri bozmaya çalışır. Allah, fesatçıları sevmez. Kendisine (uyarılmak üzere) İşte bu benliğine düşkün fesatçı insanın da yer yer patlayan kabahatı karşısında uyarı olarak: “Allah’tan kork!” denildiğinde bunu izzet-i nefis meselesi yapar. Ama izzet-i nefsin bir yerde kıymeti ve değeri vardır. Eğer izzet-i nefis meselesi haklı ve adil olarak, hayra hizmet etmek üzere olursa gerçekten bir değer ve kıymet ifade eder. Ama burada durum öyle değildir; tam aksine günahta, haksızlıkta, zulüm ve ahlaksızlıkta izzet göstemek ister. Yani: “Ben senden mi öğreneceğim, sen bana akıl hocalığı mı yapıyorsun” v.s. der. Görülüyor ki böylelerine laf anlatmak kolay olmuyor. Bu tip insanlar Va’z ve nasihat almak istemezler. Her şeyi kendileri bilir, onlar konuşur başkaları dinler, onlar öğretir başkaları öğrenir. Karşılarında kim olursa olsun hep kendileri ön planda olmak isterler. İmam Maverdi “Edebüddünya Veddin “ isimli kitabında dört kişiden bahseder. Onları buraya almak yerinde olur sanırım. İbret alınacak şeydir. Ömer bin Hafs hikaye etmiş. Haccac Irak üzerine görevlendirildiğinde kendisine sormuşlar: “Buradaki yerini nasıl buldun?” diye de, O da: “İyi idi; dört kişinin kanını dökmekle Allah’a yakınlık kazanabilsem,” demiş. “Onlar kimler?” diye sormuşlar: “Biri Mukatil bin Misma’, Sicistan’a Vali olarak görevlendirilmiş, insanlara bolca atiyyeler dağıtmış, oradan azl edildiğinde Basra Mescidine girmiş, insanlar üzerlerindeki pardesularını çıkararak önüne sermişler ki üzerinde yürüsün. O da onların üzerinde yürürken: “Limisli haza fel ya’melil amilun,”(Saffat;61) ayetini okuyarak: “Çalışanlar işte böylesi gün için çalışsınlar,” demiş. Diğer biri Abdüllah bin Ziyad’dır. Basra ehline bir hutbe okumuş, onları coşturmuş, mescidin arka kısımlarından birileri çağırarak: “Allah sizin gibileri çoğaltsın“ demiş. O da: “Ey ya! Allahı zora koştunuz!“ demiş. Öteki biri de, Ma’bed bin Zurare’dir ki; bir gün yol üstünde oturuyorken oradan geçen bir kadın: “Ey Abdullah, yol buradan mı gider?“ demiş. O da “ Ey akılsız kadın benim gibiler Abdullah mı olur?” demiş. Diğeri de, Ebu Semmal El Esedî’dir. Bineğini kaybetmiş, bulamayınca da: “Vallahi eğer bineğimi i’ade etmezsen ben de senin için namaz kılmam!“ demiş. İnsanlar onu aramış bulmuşlar. Ama o Namaz kılmıyormuş. “Bineğin buludu neden hâlâ Namaz kılmıyorsun?” demişler de, o da: “ Benim yeminim geçerlidir “ demiş.(Edeb ;232) Görülen o ki, kendini beğendiğini zanneden insanlar aklı kıt ahmak insanlardır. Aslında Dinî hükümleri hazmedemeyen onu içine sindiremeyen insanların akılları kifayetsizidir. Rahmetli babam: “Gâvurlar için, Yazının başında işaret ettiğimiz gibi, insan kendisini kemâle ve terakkiye davet eden mükemmel özelliklerle donatılmıştır. Bunlar: İmandır, Akıldır, İnsaftır, Fazilet ve Mürüvvet duygularıdır. Bunlar normal çalışabilseler de İlahî inayet ve rahmete muhtaçtırlar. O olmadıkça bir şey olmuyor, olamıyor. Onun için kafirlerin akılları çalışmıyor, kavramıyor. Kâfir kelimesini tahlil ederseniz bunun bir ism-i fail olup etkinlik manasında olduğunu görürsünüz. Bu etkinlik menfezlerin açık tutulması ile mümkündür. Halbuki kafir bunları kapatıyor, örtüyor. Kafir demek örten demektir. Onun için gözü görmüyor, kulağı işitmiyor, kalbi çalışmıyor, idrak edip kavramıyor. Şeytan da bunların üzerine sıva yapıyor, cila çekiyor. Bütün bunların son bir merci’i var ki, o da Allah (C.C.)’dur. “Ve ilellahilmasir.” Rabbim bizleri bundan gafil bırakmasın; Rahmetiyle inayet buyursun. Amin! 22/10/2007- Kayseri Emekli Müftü 4-1-2008
BU YAZARIN TÜM YAZILARI» DERİN ÇERKESLER ... YORUMLAR
Mustafa GÜZEL 23.01.2008
{ 23 Ocak 2008, Çarşamba }
Muhterem hocam bu sitedeki yazınızı dikkatlice okudum sizden Allah iki cihanda da razı olsun.Mevla sizlere uzun ömür versin.Elelrinizden hasretle öpüyorum.En kısa zamanda camiimizi şereflendirmenizi bekliyor saygılar sunuyorum...
Anvar
{ 09 Ocak 2008, Çarşamba }
Selahattin KİP Hocaefendiye bu aydınlatıcı ve insanın kendisini tanımasını sağlayacak mahiyetteki yazısından dolayı çok teşekkür ederim. Allah(CC) kendilerinden razı olsun.Saygılarımı sunuyorum.
YORUM YAZIN
|
|