KÖYLER SÜLALELER BİLGİ BANKASI KAN BANKASI DİASPORA TV KAFKAS DİASPORASI FORUM KAFKAS DİASPORASI RADYO ÇERKES ETHEM DOSYASI TELEFON REHBERİ

SELAHATTİN KİP;İNSAN VE ZAFİYETLERİ

 Bismillahirrahmanirrahim

SELAHATTİN KİP

     Allah Celle  Celaluhu’ya sonsuz hamd ve senalar olsun, bizi insan olarak yarattı. Müslüman ana-babalardan doğduk, bize İslam Dini’ni sevdirdi, onu yaşıyoruz. Rabbim bizlere O’nu hakkıyla anlayıp hakkını vererek, gereğine ri’ayet ederek yaşamayı nasibetsin.  Ona olan iman ve sevgimizi son nefesimize kadar  muhafaza  ederek, sa’adetli  ölüm müyesser kılsın. Peygamberimiz son Peygamber İnsan-ı Kâmil ve  Alemlere rahmet olan  Hazret-i MUHAMMED (SAV) ve Onun Al-i ve ashabı üzerine salat ve selam olsun! Allah’ın en büyük nimeti olan Din-i Mübin-i İslam’ı onlar bize ulaştırdılar. Bundan dolayı her hal-ü kârda ebediyen onlara minnettarız; zira her şeyimizi onlara borçluyuz. Rabbim onların yolunu layıkıyla takip etmeyi bizlere  nasib ve müyesser kılsın! 


         İnsan iki yönlü bir varlık olarak yaratılmış olup, bir yönü ile  kemalin zirvesini, öbür yönü ile de sefaletin en esfel derekesini  temsil eder. Bir taraftan kemale davet eden  hususiyetlerle techiz edilmiş, diğer taraftan da  süfliyata  sürükleyen  za’aflarla donatılmıştır. Bu ikisinin arasında  bir yerde ihtiyar ve  irade-i cüz’iyye ile seçme kabiliyeti, yeteneği ve özgürlüğü verilmiştir. İnsan bunlardan hangi tarafı  ciddiyetle iltizam (tercih) ederse Allah (C.C.) da o tarafa yol vermiş ve önünü açık  bırakmıştır. Bu arada  Şeytanın insan için  amansız  düşman  olduğunu bildirmiş, ondan oldukça sakınılmasının gereğini  talim ve tavsiye  etmişlerdir.



         İnsana, kendisini kemale ve terakkiye davet eden; İman, Akıl, Vicdan, İnsaf, Fazilet ve Mürüvvet duyguları verilmiş; bunun karşılığında süfliyata  sürükleyen; Kibir, Şehvet, Hased, Riya, Heva ve bunlara bağlı olarak Müdahene, Taassup ve Taaccüp vermiştir. Bunu hülasa  olarak ifade ve beyan eden  şöyle bir Hadis-i Şerif vardır: “Cennet  mekârihle ve Cehennem de  şehvetle kuşatılmıştır.” (Keşfül Hafa: No:1152). İnsanın fitrî yapısı  mekârihe meyyaldir. Bundan kendini kurtarabilmesi için mutlaka  Allah’ın  rahmet ve inayetine muhtaçtır. İnsan bunu hiçbir zaman unutmamalı; ”Ben kendimden eminim, ben hataya bulaşmam,“ dememelidir. Onun için  devamlı du’ada bulunarak:” Allah’ım beni nefsime bırakma, Şeytana terketme,” diyerek Allah’ın inayet ve himayesine  sığınmalıdır. Kâinatın Efendisi  Peygamberimiz  Hz. Muhammed  (S.A.V.) bunun için: “Allah’ım  bizleri mekrinden emin etme, zikrini unutturma, üzerimizdeki perdeyi yırtma, bizleri gafillerden kılma” (Keşfül Hafa:559) ve  “Allahım, beni göz açıp kapayacak kadar  dahi nefsime  bırakma,” diye  du’a etmişlerdir. (Cami’üs Sağir).  Allah’ın Peygamberi Yusuf (A.S.)ın: “Ben nefsimi ibra etmiyorum, nefis gerçekten  kötülüğü  şiddetle emreder, eğer Rabbim rahmet etmezse,” diyerek du’a etmişlerdir.(Yusuf:53). Bunun dışında başka türlü bir düşüncede olan insan mutlaka yanılmaktadır. Bunlar ya cahildir  cehaletine mağlup olmaktadır; yada gafildir meselenin  ehemmiyetini idrak edememektedirler. Kaldı ki Hz.Peygamber (S.A.V.): “ Her insan- oğlu hatalıdır, hatalıların hayırlısı  tevbe edendir, “ buyurdular. ( Keşfül Hafa:1969).  Ayrıca:“ Her yasak tatlıdır, “ ve ” Ademoğlu  yasaklara karşı hırslıdır,” gibi haberler  variddir. İnsan fıtratının haram ve günahlara karşı zaafı hep görülmektedir. Rabbim bizleri ve cümle  Müslümanları korusun  ve rahmetiyle mu’inimiz olsun.  Amin.



         Kur’an-ı Kerim’de Allah (CC): “İnsan zayıf olarak yaratıldı” diyor. (Nisa:28). İnsanın bu zaafiyetinden  Şeytan  oldukça yararlanıyor. Gerek  yaradılış zaafiyetinden ve gerekse Şeytanın iğvasından  korunup kurtulmanın tek çaresi, imanla Allah’a sığınmaktır.  Başka çare yoktur. Allah’ın inayetiyle  İman  büyük bir kuvvettir. İnsan bu kuvvetle Şeytana galip gelecektir. Zira Cenab-ı Rabbul İzzet, Şeytanın isteği üzerine  ona uzun  ömür ve geniş fırsat verdiğini bildirdikten sonra: “Git yürü; Ben, seninle ve sana tabi olanlarla Cehennemi dolduracağım. Senin, Benim kullarımın üzerine yolun yoktur,” buyurmak suretiyle Şeytanın  kimlere etki yapa-bileceğini bildirmişlerdir. Şüphesiz ki herkes  Allah’ın kuludur ama Allah’ın (CC): “KULUM !” dediği insanlar var ve onların  bazı vasıflarını Kur’an-ı Kerim haber vermiştir. Allah (CC), bu vasıfları taşıyan kulları üzerine  Şeytana yol vermeyecektir. Bu durumu Cenab-ı Allah (CC) şöyle beyan etmiştir: “Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah’a ortak koşanlaradır.” (Nahl Suresi: 99-100) O halde mesle gerçek manada Allah’a kul olabilmektedir.



         İnsan, za’fiyetlerini ve kendisini süfliyata düşürecek olan duygu, düşünce ve davranışların mahiyetini, niteliklerini iyi bilmelidir ki kendisini bu tehlikelerden korumanın yol ve yöntemlerini araştırıp öğrensin, amansız düşmanı şeytana karşı gerekli tedbirleri alsın. Şimdi bunlara açıklık getirmeye çalışalım: 



         1- KİBİR (BÜYÜKLENMEK) 



         Şeytanın insanı  iğvasında en çok faydalandığı  yönü insanın kibri’dir. Nitekim Şeyta-nın da kendisi bu yüzden la’in oldu (lanetlendi); Allah’ın rahmetinden kovuldu. Adem’e (A.S.) secde-i tahiyye etmek üzere emredildiğinde: “Ben ona secde mi ederim, o çamurdan yaratıldı ben ateşten yaratıldım, ben ondan daha hayırlıyım” dedi. İşte bu “ Ben ondan daha hayırlıyım” hastalığı var ya, bu Şeytanın işini iyice  kolaylaştırıyor. Eğer iman kuvveti karşı koyamazsa  bu hastalık o kadar  etkili bir malzeme oluyor ki sadece Şeytanın peşinden değil Şeytanın önünden götürüyor.  Kur’an-ı Kerim bundan haber verirken şöyle buyururlar: “Kafirler, mü’minler için: “Eğer onların  gittiği yol (yaptığı iş) daha hayırlı olsa idi bizden önce onlar  bulmazdı (önümüze geçmezdi)” (46/11) ve: “Bizim aramızda Zikir (Kur’an) ona mı gelecek?” (Sad: 8) dediklerini  haber veriyor. Örnekler çoktur. Ancak hastalığın teşhisi için bu kadarı kafidir. Bu kibirliler, hangi yönden olursa olsun  hayır sayılacak olan, “Fazilet, keramet, hürmet, itibar vb.” toplum içinde  değer ifade eden  hiçbir kıymeti kendilerinden başkasına  yakıştırmazlar, reva göremezler. Sanki imtiyazlar ve  üstünlükler  sadece ve sadece  kendilerine aittir, onların hususiyetleridir, inhisarları altındadır. Yüksek meziyetleri, üstünlükleri ve imtiyazları başkalarının paylaşmalarına  asla cevaz ve ihtimal vermezler. Bu hastalığa müptela olan  insanlar her devirde ve  her sahada  görülmekte, varlıklarını devam ettirmektedir. Bunun birer nakısa (kusur) olduğunu kabul etmek şöyle dursun meziyyet olarak talakki eder, muhafazasına  çalışırlar.



         Kendilerince  taşıdıkları bu değerleri  muhafaza etmek ve  başkaları tarafından da kabul edilmesi  adına  yer yer ortaya çıkan  kusur va hatalarını örtme ve kapatma gayreti içinde olurlar. Bunları kapatabilmek için  başkalarını suçlamakta  tereddüt etmezler.



          Örneğin  talebe ise başarısızlığını öğretmenine; imtihanı kaybetmesini,  hakkının yenmesine; memur ise ve beklediği makama gelememişse, sorumluluğu idareye, rüşvet ve iltimas  oyunu  ile  mağdur edildiğine  yorarlar. İşinde başarısız ise, etrafının  kendisine ayak uyduramadığına  v. s. hamlederler. Belki de gerçekten böyle olduğuna inanıyorlardır. Hülasa her işte ve her yerde  bir  suçlu bulur ve kendilerini ibra etme gayreti içine girerler. Böylece  daha büyük hataları irtikâb ettiklerinin de farkında  olamazlar..



          Bundan şu mana anlaşılıyor. Kibir hastalığı onu İblise ortak kıldı ve “ Ben ondan hayırlıyım” dedirtti. Bunu başkalarına kabul ettirme gayreti içerisine girmekle daha da büyük hatalar içerisine düştü. Kibir müzmin bir hastalıktır ve haramdır. İblisin  mel’un sıfatına ortak olmaktır. Zıddı “Da’at” tır; halk arasında  tevazu olarak ifade edilir. Bu ise fazilettir. Fakat kibir hastalığına müptela olanlar  fazileti  düşünemez, fazilet göstermeye de asla yanaşamazlar. Bu yüzden de büyük  günahlara pervasızca irtikap ederler. Sadece kendi  şahsiyetlerini kabul ettirmek uğruna başkalarını suçlayabilen  insan büyük bir ahlaksızlığa irtikâb etmiş olur. Kur’an-ı Kerim şöyle der: “O insanlar ki erkek ve kadından  Mü’minlere  yapmadığı şeyleri isnat etmek süretiyle  onlara eziyet verenler  büyük bir bühtan ve  günah yüklenmişlerdir.” Durup dururken Mü’minlere eziyet eden  gayri ahlakî ve gayr-i İslamî  davranışları  Cenab-ı Hak  ağır görmüştür ki onların müdafaasını bizzat kendileri yüklenmiş, bu  ahlaksız ve insafsız  davranışlarının karşılığını vermişlerdir.



         İsnat ve iftiraya uğrayan biri kendini müdafaa etme  zaruretini duyar. Aksi halde  isnadın  üzerinde kalacağı endişesi ağır basar. Halbuki Allah (C.C. ) masum kullarının müdafaasını bizzat kendileri üstlenmektedir. Demek ki Şeytan başlı başına Allah’ın kullarına güç yetiremeyecektir. Nitekim  Kur’an-ı Kerim’de: “Onun (Şeytanın ), inananlar üzerinde sutlası yoktur; onun sultası sadece onun doslarına (velilerine) ve  onu Allah’a  şirk edenleredir,” buyurulur. (Nahl 100). O halde mesele Allah’a kul  olabilmektedir. İşte; insanın çöküşü, yerin dibine  geçişi, esfel-i safiline inişi hep  Allah’a kul olamayışındandır. Onun için “İman kuvvetlidir diyoruz, irade gücü  lazım diyoruz.” 



          Cenab-ı Hak, Cennet ehlinden olan insanlardan haber verirken:“ Orada  lagu  yoktur. Yani fuzulî  ve gereksiz konuşma yoktur, orada  lagu duymazsın, “ demek suretiyle  O’ranın nezahetini haber veriyor. Demek ki nezih insanların yaşadığı muhitte  basitlikler ve düşüklükler görülmez. Fakat Şeytan  nerede ve kimlere ait olursa olsun müsait zemin yakaladığı takdirde  zehirini  akıtır; bu ortamlara uygun olan insanlar da  zevk ve  heyecanla  şeytanî faaliyetlere  alet ve malzeme olurlar. Bu hastalığın ilacı adalete  teslimiyet ve  ahlaken tevazu gösterebilmektir. Tevazu, Allah katında makbul bir sıfattır. Elbette Allah’ın sevdiği sıfatlarla  süsleyeceği kulları da  sevdiği kulları olacaktır. Şeytanın şerrinden Allah’a sığınırız. 



         2- ŞEHVET 



         Şeytanın insanı iğva etmek üzere  kullandığı  etkili malzemelerden biri de  Şehvet’tir. Bu hususta  Cenab-ı Hak  kullarını şöyle uyarıyor: “Ey iman edenler! Şeytanın adamlarına  uymayın; ona tabi olmayın. Her kim ona uyarsa, o gerçekten  fuhşiyatı ve münkeri  emreder. Eğer Allah’ın  fazlı ve rahmeti üzerinize olmasa  hiç biriniz  ebediyyen temiz olarak kalamazdınız. Ama Allah dilediklerini temiz tutar; O duyan ve bilendir.” (Nur ;21). Fuhşiyat ve fahişe denildiğinde insanların ilk aklına gelen şey zina ve müştemilatıdır. Her akl-ı selimin ve  temiz vicdanın  hoş göremeyeceği  çirkinlikler fuhşiyatın içine girer. Bununla beraber  en büyük çirkinliklerden olarak  insanlık suçu olan ve  Kur’an-ı Kerim’de  fahişe ve  makt  ile ifade edilen husus; şiddetle kınanan, tiksinti ve nefret duyulan şey olarak  takdim ve talim edilen bir rezalettir. Şeytanın  en güçlü ve etkil tuzaklarından biridir. Şeytan bunu kullanırken  etkili bir sihir gibi kullanır. Onun için Cenab-ı Hak: “De ki: Rabbim,  Şeytanın  hemezatından  ve hazır olarak önüme çıkardığı şeylerin  şerrinden Sana sığınırım,” buyurur. (Mü’minun:97-98). Hemezat şeytanın dürtüleridir. Merhum  Seyyid Kutub bunu tefsir ederken  şeytanın bu husustaki dürtülerini, bövelek tutan hayvana musallat olan  bövelek sineğine benzetir. Bu sinek bir hayvana musallat oldu mu  hayvanın aklı başından gider, gözü kararır, başına gelebilecek tehlikeleri hesabetmeden  rasgele yerlere baş vurur. “Bövelek tutan hayvan; su, bataklık, çalılık, gölgelik ne  bulursa  oraya sığınmak suretiyle  o sineğin dürtüsünden kurtulmak ister. Şeytan da insana bu yoldan (şehvetinden) musallat oldu mu  gözü kararır, aklı başından gider, ayıbı ve günahı düşünemez olur. Bu sarhoşluk geçtikten sonra karşılaşacağı rezalet ve mahcubiyeti göremez olur,” derler. Onun içindir ki Kur’an-ı Kerim  bundan haber verirken zina yapmayın demiyor, “Zinaya yaklaşmayın!..” diyor. Ve onun için  zinaya yaklaştıracak her türlü ortamı ve davranışı yasaklıyor. Bunlar: Şehvetle bakmaktır, konuşmaktır; şehvetle selam vermektir, şehvetle musafaha etmektir. Ve bu kapıyı kapatan davranışlar ise kadınların  tesettürlü olması, ziynet yerlerinin gösterilmemesi, yürürken ayak sesleriyle erkeklerin dikkatini üzerlerine çekmemesi, güzel kokular sürünüp halkın arasına girerek  sarkıntılık zemininin hazırlanmaması vb. gibi  kötü sonuçlar doğuracak  ortamların hazırlanmamasıdır ki buna  fıkıh dilinde “Seddüzzerayi” adı verilir. Yani, vesilelerin önünü kapatmak manasınadır. İslam Dini  İnsanlık için yüz karası olacak  bu kabil şen’i fiillerin meydana gelmemesi için gerekli tedbirleri almış ve insanlığa takdim etmiştir. İnsanlık da, insanlık adına bu güzelim  dinî ve insanî  tedbirlere  sadakatle riayet etmelidir.



         Muhammed El Busayrî, Kaside-i Burde’sinde bunu şöyle dile getirir: “ Nefse ve  Şeytana muhalefet ve isyan et. Onlar sana ne kadar  dost ve nasihatçı gibi yaklaşsalar da asla güvenme.  Bakarsın onlardan biri davacı diğeri de avkatı olur; biri hak sahibi diğeri  bilirkişi  olur. Biri şahid, diğeri hakim olur. Hep telkinlerinin  makuliyetini kabul ettirmek için kırk dereden su  getirir. Ama  ey insan oğlu, özellikle  İslamiyeti din olarak kabul etmiş Müslümanlar! Şeytana ve şeytanlaşmış  insanlara uymayın. “Onların sizi da’vet edeceği yer mutlaka fuhşiyyat ve  kötülüktür ve Allah adına bilmedikleriniz şeyleri söylemektir.” (Bakar;268).”



         Şeytan insanoğluna düşmanlığını ilan etmiş, onları her ne kadar iğva edebilirse  elinden  geleni yapacağını açıkça  ifade etmiştir. Onların yolunu şaşırtmak, yanlış yollara  sürüklemek için  ordusuyla, suvari ve piyadesiyle  üzerlerine varacağını  ortaya koymuştur. O görünmez düşmandır; nerede ve nasıl saldıracağı da belli değildir. Buna karşı insan eğer  onun  ağına düşmek istemiyorsa  uyanık ve  dikkatli olmalı; azimli ve kararlı bir  tutum içerisinde doğru yolu  takip etmelidir. Bunun için mutlaka kuvvetli iman ve kararlı irade gereklidir. Ayrıca  hiçbir zaman  nefsinden emin olmadan nefsini kuşku ile  kontrolunda tutmalı ve  bilhassa Allah’a (C.C.) sığınmayı hiç mi hiç  ihmal etmemelidir. Bilinsin ki havâî, hava’dan gelir.  Hevâ,  üzerine musallat olup  mağlubettiği kimseyi kör eder. Rabbim cümlemizi Şeytanın ve taifesinin şerrinden emin eylesin.  



         3- HASED (KISKANMA) 



         Şeytanın insan oğluna müdahale yollarına açık olan zayıf bir yönü de hased’dir. Biz bunu türkçemizde kıskanma olarak ifade ediyoruz. Halbuki kıskanmanın bazı  yararlı ve makbul  tarafları vardır; ama hasedin  bütünü  zararlıdır, tehlikelidir. İnsanlık dışı  mezmum ahlâktır  ve kesinlikle haramdır. Hased, insanın iyiliklerini  ateşin  odunu yaktığı gibi yakar, yer, bitirir. Hiçbir  iyiliğinin  hayrını ve yarar tarafını bırakmaz. Allah  (C.C.) bir kulunu  bu hastalığa  müptela etmesin. Bu hastalığa yakalanan insan  bir daha iflah olmaz. Huzuru kaçar, varlığı gözüne görünmez, her zaman endişeli ve sıkıntılıdır; sağlığını  yitirir, hayatı kendine zehreder. Bununla beraber hased ettiği kimseye de  zarar veremez. Onun için: ”Hased adil hastalıktır; sadece  hased edene zarar verir, hased edileni mükâfatlandırır,” derler. Zira hased eden kimse çok kere  hased ettiği kimsenin aleyhine dedikodu  ve gıybet eder. Bundan da hased edilen için sevap yazılır ve hased edilen kârlı çıkar. Hased, bir insanın mazhar olduğu  nimeti çekememek, onu ona layık görmemektir. Bu ise  Allah’ın  taksimatına karşı çıkmak; O’nun, nimete layık gördüğü kimseyi  layık görmemek, böylece Allah’ın kaderine itiraz etmek, Allah’ın nimetini  esirgemek, O’nun  yücelttiğini alçaltmak gibi fevkalade  zillet ve rezalete irtikaptır. İlahî taksimata  karşı çıkmanın ve onu yersiz görmenin  ne kadar çirkin olduğunu beyan hususunda  Cenab-ı Hak şöyle buyururlar: “Yoksa Allah’ın insanlara kendi fazlından verdiği şeyi mi kıskanıyorlar? Biz İbrahim Aline kitap, hikmet ve büyük mülk verdik.” (En Nisa:54). Cenab-ı Hak  kendi taksimatına müdaheleleri çirkin görüyor. Buna razı olmayanların ne kadar cahil, gafil ve kafir olduklarını haber veriyor. Ve yine: “Ehl-i kitaptan çoğu size olan hasedlerinden içlerinden ve nefislerinden gelen aşırı hırs ve istekleri ile, hak onlara açıkça  beyan olup ortaya çıktıktan sonra sizin imanınızdan  küfre dönmenizi  isterler; sen onları karşına alma, görmemezlikten gel. Ta ki Allah’ın emri gelinceye kadar. Gerçekten Allah her şeye kadirdir.” (Bakara:109 ).



         Yani hased hastalığına  tutulan kişi, hased ettiği kişiden zarar gördüğü  veya kendisine  dokunduğu için değil sadece onun nimete mazhar olmasından rahatsız oluyor. Yoksa Mü’minlerin iman etmesinden kafirlerin ne zararı var? Hatta hased eden kişi o nimetin bir mislinin kendisine verilmesi isteğine de dayanamıyor. O istemediği yerlerde  bir takım nimetler görüyor. Onun izalesine de muktedir olamıyor, ona hakaret etmek istiyor. Ona da gücü yetmiyor.  Bir kindir içine atıyor; ondan nefret ediyor, gıybetini yapıyor, onda olmayan şeylerle isnatta bulunuyor, halkın nazarında onu küçük düşürme gayretine gidiyor, çırpındıkça  batıyor ve hep kendisi kaybediyor. Ama bunlara karşı  müdafaaya girmeye de lüzüm görülmüyor, dünyevî her hangi bir ceza da  tertip edilmiyor. O zaten kendi kendini cezalandırmıştır. Allah cezasını verdi; o ona yetiyor, yetmelidir. Savunma cihetine gidilmesine gerek kalmıyor. Vay efendim sen benim için şöyle şöyle söylemişin, yapmışın diye  sorgulamaya da  gerek görülmemiştir. Zira  zararını dokunduramayacaktır. Ancak Şeytanını rahatlatmış, onun işini yürütmüştür. Bunun için yapılacak en uygun şey Allah’ın (C.C.) talim buyurdukları  “Kul a’uzuları” okumak, onlarla Allah’a sığınmaktan ibarettir. Rabbim bu kabil hastalıklardan  bizleri ve İslam alemini, hatta insanlık alemini korusun!



         Ayrıca Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin  talim buyurdukları şu önemli tavsiyeye ri’ayet  edilsin: “Üç şey var ki insan onlardan kendini kurtaramaz: Hased, Zan ve Tiyere. Bunlara bulaşırsanız dikkat edin. Hased ederseniz aşırı gidip zarar vermeye kalkışmayın; zan ederseniz kesin olarak hüküm vermeyin; bir şeyi uğursuz sayarsanız yolunuzdan alıkoymasın, devam edin,” buyurmuşlardır. Akla ve insafa bağlı kalanlar bunu  yapabilirler. Ancak bunlar  irade ve  azim meselesidir. Azmederse insan Cenab-ı Hak yardım eder. Ama malesef insan  Şeytana uyuyor, nefsine ve hevâsına kapılıyor, haram ve tehlikeli yollara giriyor, günahkâr oluyor. Rasulullah (S.A.V.): “Cübbül Hüzün”ün (Hüzün Kuyusu) şerrinden Allah’a sığınırlar; “Cübbül Hüzün nedir?” diye sorarlar da: “Cehennemin bir vadisidir.  Riya için okuyan ve amel edenler  oraya  girerler,” buyurmuşlardır. Ayrıca Kıyamet Günü insanların hesabı görülürken  bir nida  ile ilan  edilir ki: “Dünyada yaptıkları amellerde  Allah’a başkalarını ortak edenler  ücretlerini onlardan  istesinler!” denir. Allah’ım, cümlemizi riyadan  korunmaya muvaffak eyle, ya Rabbî!



         Hased  daha çok meslektaşlar arasında görülür. “Adamın düşmanı kendi işini yapandır” diye haberde variddir. Ayrıca: ”Altı kişi Cehenneme girerler; Amirler zülumla, Araplar asabiyetle, Köy ağaları kibirle, Tüccarlar hiyanetle, Bedeviler cehaletle, Alimler de hasedle “ denilmiştir. Onun  için olacak ki, Alimlerin bir diğeri üzerine şahid olmaları  caiz olur mu, olmaz mı tartışması yapılmıştır. “Mü’min hased eder mi?” sorusuna Hz. Yusuf’un kardeşleri örnek gösterilmiştir. “Hased ile eleştiri mütelazimdir” derler. “Birinin bulunduğu yerde diğeri de bulunur” demektir. Hased  eden her ne kadar  hasedini gizlemek istese de bir yerde bir biçimde  ortaya çıkar. Bir şairin de belirttiği gibi: “İnsanda  bir tabii zaaf  varsa onu ne kadar gizlemek istese de bir yerde kendini gösterir.” 



         4- RİYA (GÖRSÜNLER, DESİNLER) 



         İnsanın zaafiyetlerinden biri de Riya’dır. Yani görsünler-duysunlar-desinler  hastalığıdır. Bu bir şey kazandırmamakla beraber  çok kere insanı fazlasıyla aldatan bir şeydir. Farkedilmesi de, ondan kurtulmak da oldukça  zordur. Onun için “ Riya gizli şirktir “ denilmiştir. İnsan bir takım  hayır ve ibadetler yaptığını hesabediyor. Gerçekten de bir şeyler yapmıştır. Ama “Riya” karıştırdığı için  kabul görmemiştir. “Onların  nafakalarının  kabul edilmesine  başka mani yoktu, ancak onlar  Allah’a ve Rasuluna inanmadılar, namazlarını  tembel tembel kılarlar, infaklarını  zoraki, kerhen verirler.”(Tevbe;54). Ve: “Münafıklar gerçekten Allah’a karşı hile tertip ederler, Allah (CC) da onlara düzen kurar, onlar Namaza kaltıklarında gönülsüz olarak kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı nadiren anarlar. Tereddüt içindedirler ne onlardan (Mü’minlerden) ve ne de onlardan (kafirlerden ) Allah’ın şaşırttığı biri için sen çıkış yolu bulamazsın.” (En Nisa 142-143 ). Ve: “Ey Mü’minler, siz siz olun da  sadakalarınızı başa kakamak suretiyle  iptal etmeyin; o insanlar gibi ki, onlar malını insanlar görsün diye riya için  infak ettiler, Allah’a ve Ahiret Gününe inanmıyorlar.” (Bakara;264).



         Ayrıca şöyle bir menkıbe zikredilmektedir: Ebu Hureyre rivayet eder: “Kıyamet günü ilk  hükmü verilecek  insan  Şehid düşmüş biridir. İlahî huzura getirilir, künyesi okunur. Dünyada iken mazhar olduğu nimetleri itiraf eder. O da itiraf eder. “Peki o nimetler içinde iken nasıl amel ettin?” diye sorulur. O da: “Ya Rabb (Senin için ) cihad ettim  ta ki şehid düştüm” der. Allah (C.C.): “Yalan söyledin. Benim için değil; “Ne  şecaatli ne yürekli adam desinler” diye  döğüştün  ve dediler de, yani beklediğini aldın” der. Daha sonra  emredilir yüzüstü Cehenneme atılır. Ve  başka biri getirilir. O da ilim sahib olduğunu, onu öğrettiğini ve Kur’an okuduğunu  söyler. Onun da ifadesi alınır. Mazhar olduğu nimetleri sayar, onlarla ne amel ettiği sorulur. O da ilimiyle amel ettiğini, ilim öğrettiğini, Kur’an okuduğunu, okuttuğunu  söyler. Allah (C.C.): “Hayır! Yalan söylüyorsun, “Ne güzel okuyor ne büyük alim desinler” diye yaptın  ve söylendi” der. Emredilir, Cehenneme atılır. Başka biri getirilir, ifadesi alınır. Mal-mülk sahibi zengin olduğunu itiraf eder. Zenginliği ile ne iş yaptığı sorulur. “Şuraya  bir hayır yapılsaydı  dedikleri her yere  verdim, hiçbir yer boş bırakmadım” der. Allah (C.C.): “Hayır! Yalan söylüyorsun. Bunları, Benim rızam için değil; “Ne cömert adam  ne baba adam desinler” diye yaptın ve dediler de, karşılığını aldın” denir ve  yüzüstü Cehenneme atılır.” (Müslim,Tirmizî ve Nese-î denTaç;(1/58). Kaldı ki bu ameller  en çok  makbul olan amellerdir, ama ne yazık ki “Riya” bu amelleri ifsad etmiştir.



         Görülüyor ki, sadece yapmak yetmiyor. Allah rızası niyetiyle yapmak gerekiyor. Bir İlahiyat Prof.’nün, gazetede uzunca bir listesini okumuştum. “Bunları yaptığınız nisbette Müslüman sayılırsınız” diyordu. Tabii ki, amel-i salihler  Müslümanın etiketidir; onlar Müslümanın üzerinde olmalı, görülmeli. Müslümanlar onlarla onun Müslümanlığı üzerinde şahid olabilmelidirler. Ama hepsi o kadar değil; yaptıklarını din için, Allah için yaptığını asla unutmamalıdır.



         5- HAVÂÎ ARZU



         



         Şeytanın faydalandığı, insanın zaaflardan biri de  “ Heva“dır. Heva, Şeri’atın davet etmediği ama nefsin hoşlandığı şeylere meyletmek ve onlara tabi olmaktır ki, oldukça tehlikeli boyutları vardır. Bununla  haksızlıklar, zulümler, isyanlar ve küfürlere irtikâp etmeler  gerçekleşir. Onun için Şeytan insanın bu duygusunu  süsler, cazip gösterir. Bu duygu ile onu en büyük tehlikelere çeker, sürükler. Kur’an-ı Kerim bunu haber verirken şöyle buyururlar: “Sizin nefsinizin hevâsına uymayan bir  şey ile size (Allah’tan, Peygamberden) ne zaman bir şey gelse ona karşı  kibirlik gösterir, bir kısmını yalanlar  bir kısmını öldürürsünüz. Öyle değil mi?” (Bakara: 87 ). Allah’ın  talimatını yalanlamaya  ve onu tebliğ ve talim eden Peygamberini öldürmeye sevkeden  duygu ve düşünceden daha büyük bir tehlike düşünülebilir mi? Bu havâî yollara davet edenlerden şöyle bir örnek verilir Kur’an-ı Kerim’de: “De ki: Biz Allah’tan başka, bize zararı da ve faydası da dokunmayacak şeylere mi davet edelim? De ki: Allah bize hidayet verdikten sonra  ökçemiz üzerinde geriye mi dönelim? Şeytanların kendilerini hevâları ile etkileyerek  şaşkın bıraktığı  birileri gibi olalım, öyle mi? Kaldı ki bu insanın  kendisini uyaran ashabı vardır, onlar hidayete davet ederler. De ki: Hidayet ancak ve sadece  Allah’tandır, bize Alemlerin Rabbine teslim olmamız için emrolundu.” ( En’am: 71).



         Bu ayet-i celile  insanla Şeytanı ve hevâsı arasındaki münasebeti bütün çıplaklığıyla  ortaya koyuyor. Biz bunu  kendi nefsimizde, etrafımızdaki insanlarda, içinde yaşadığımız  çevre ve muhitimizde ne kadar da net  ve açık olarak görüyoruz! İnsan ne kadar da Şeytanı ve hevâsı ile cedelleşme  zorunluluğu içinde kalıyor. Bir taraftan yukarıda işaret ettiğimiz Hakk’a, terakkiye ve kemale da’vet eden İmanı, aklı, insafı, fazilet ve mürüvvet hissi; diğer taraftan da  kibri, şehveti, hasedi, riya, hevâsı, müdahene ve taaccüp hisleri ile  nasıl  bir çelişkili hayatın içinde yaşandığını net bir tablo halinde insanın önüne  seriyor; bir sinema perdesi gibi  açıveriyor. Nice insanlar görüyorsunuz yeterince dini  talim ve terbiye alamadığı için, dinin tabi’atını bilmez, kavramaz; etrafındaki  müslümanların yaşantılarına bakarak, onları örnek  alır. Yaşantıları İslamın ruhuna  ters düştüğü halde  dinlerine bir halel, nakısa  geldiğini kabullenemez, yer yer  tertemiz birer müslüman olduğunu iftiharla ifade eder. Bir çok dinî vecibeleri yerine getirmediği, haramlara irtikâb etmekten çekinmediği halde, imkânları nisbetinde haramdan sakınan, hayatlarında ölçü olarak  helal – haram, sevap- günah  ölçülerini  esas alan  müslümanları hafife alır, kendilerini onlarla mukayese etmeyi kabullenemeyen nice gafil müslümanlar görürüsünüz. Bir taraftan Ahlak, dürüstlük ve faziletinden dem vurur; insanlığından, insanlığa hizmetlerinden haber verir: “Ne olmuş yani, Namaz kılmayan müslüman değil mi? İçki içen dinden mi çıkar?” gibi ifadelerle  dini hükümleri  küçümser. Bazen gerçekten dine ve İslama karşı  sıcak duygusu olduğu halde, diğer taraftaki  eksikliklerinin  dinine  halel getirdiğini farkedemediği için yöneldiği istikamette devam eden müslüman kardeşlerle karşılaşıyoruz. Elbette bir çelişkili hayat yaşadıkları muhakkaktır. Dinî hata ve esikliklerinin olmasına razı değillerdir, içlerinden bunun sıkıntısını  çekiyolardır. Diğer taraftan da  Şeytanî ordular etraflarıını sardığı için, fazilet duyguları ile  hak yoluna da’vet eden samimi dostlarının nasihat ve uyarılarını değerlendirememektedirler. Karşı tarafın davetlileri ağır basmaktadır. Onun için: “Gel dostum gel istikamet burdadır“ şeklindeki  davetleri duyamıyorlar. Ayet-i celile  bizleri bu hakikata  uyarıyor. Bizzat yaşadığımız hayatı canlı olarak sergiliyor.



         Ku’ran-ı Kerim’de: “Ey iman edenler  adalet  esaslarına  sımsıkı sarılın, onun üzerinde durun, Allah için  şahitler olun, şahitliğiniz  Ana-Babalarınızın, akrabalarınızın aleyhine de olsa, şahitlik yaptığınız kimse zengin ya da fakır de olsa, Hak’tan, adaletten ayrılmayınız. Birinin tesiri altında kalacaksanız, Allah daha büyüktür, birine merhamet edecekseniz, Allah ona  sizden daha yakındır. Adalet  gösterseniz de çarpıtarak, kıvırarak  bir tarafa çekseniz de yada  sırt çevirseniz de  hep yaptıklarınızdan Allah haberdardır.” ( Nisa ;135 ). Ve: “Onlardan (kitap ehlinden) bir taife gerçekten  kitabı dillerine dolarlar  onu çarpıtırlar, gerçek kitaptan olduğunu söylemenizi isterler, halbuki o kitaptan değildir.   Halbuki o Allah’tan değildir. Bile bile  Allah’a iftira ederler.”( İmran; 78 ). Bu durum yürekler acısı değil midir?



         Bir Hakim vicdanla cüzdan arasında sıkışmış kalmış ise bundan adaletli bir hüküm beklenir mi? Bir ilim sahibi yere çakılmış, maddiyata takılmış ise bundan hakkaniyete uygun bir fetva çıkar mı? Bir taraftan hakikatları biliyor, Hakk’a ve adalete uygun olanı görüyor; diğer yandan da bir takım tesirler altında kalıyor, muhtelif  çıkarları ve menfaatları ile karşı karşıya kalıyor; makamı, muhiti söz konusudur, bunları elinin tersiyle  iterek  hak ve adalete  sadık kalabilmesi için çok kuvvetli iman gerekiyor ki, karşıdaki davetin Şeytandan ve hevadan geldiğini  idrak etsin ve onları bastırabilsin. Büyük zatlardan birine  bir nida geliyor ve: “Onun kemale erdiği, bundan sonra kendisinden  ibadet, namaz niyaz  beklenmediği”  söyleniyor. Bu zat ona cevabında: “Çekil ey la’in; ben Allah’ın kuluyum,” diyor. Şeytanın gücü sağlam imana yetmiyor.



         Ayet-i celile ile Rasulullah (S.A.V.)’in  şu hadis-i şerifleri nasıl da birbirlerini tamamlıyor. Hani biz  her gün  kırk defa  namazlarımızda okuduğumuz Fatiha-i Şerife’de dilendiğimiz “Sırat-ı müstakıym” var ya, onu  hadisi-i şerifleriyle şöyle temsil ediyor. Sırat-i Müstakıymı  bir  örnekle açıklar: “O bir yoldur, yolun iki yanında surlar vardır. Surlarda açık kapılar var kapıların  üzerinde perdeler var. Sıratın  başında bir da’vetçi nida ederek: diyor. Yolun üst  tarafından da bir da’vetçi var. O da: diye uyarıyor. Sırat İslam’dır. Yandaki surlar Allah’ın  hudutlarıdır. Açık kapılar haramlardır. Sıratın başındaki da’vetçi Allah’ın kitabıdır. Sıratın üstündeki davetçi ise  Müslümanın kalbindeki  va’izidir,” buyururlar. (İbn-i Kesir Tefsir:1/27). Allah’u Te’ala da: “Allah selamet yurduna davet eder, dilediklerini sırat-ı müstakıyma  hidayet eder,” buyururlar. (Yunus:25 ).



         He vallahi Müslümanın kalbinde va’iz vardır. Buna kulak vermek bir irade ve kısmet  meselesidir. İrade gücü gösterebilen her Müslüman bu va’izi işitecek ve icabet edecektir. Elbette bu da Allah (C.C.)’nun inayetiyledir. Nitekim: “Eğer Allah’ın fazl ve rahmeti üzerinizde olmasa idi hiç birinizin ebediyyen temiz kalması mümkün  olamazdı. Ama Allah (C.C.) dilediklerini temize çıkarır,” buyururlar. ( Nur:21 ). Elbette son sığınak  ve son ümit orasıdır. Rabbim esirgesin.



         Bakıyorsunuz  Müslüman  kadınlar  televizyon ekranlarında boy gösterirler. Kılık ve kıyafetleriyle İslamı temsil etmezler, temsil ettikleri  yerden  halka hizmet  vermeyi  ön plana alamazlar; kendilerini takdim edip  cazip görünme gayretleri her hallerinden bellidir. Giyim – kuşam, makyaj ve hareketleriyle  Pazar Meydanı teşkil ederler. Bununla beraber  konuşma tarzları ve ifadeleriyle  birer inanç sahibi olduğunu gösterirler. Du’alardan, evliya türbelerinden  ve onların himmetinden  ciddi ciddi  bahsederler. İçlerine bir ses geliyor, fitrî yapılarının  ve İlahî va’izin sesini duyuyorlar, ama ona kulak vermeye mani  başka bir çağrı da var; onları kesip atamıyor, ondan  kurtulamıyorlar. Hani Kur’an-ı Kerim: “Mücizelere nefisleri inandığı halde  zulüm ve  te’ali ile  inkar ettiler, bozguncuların akıbetine  bir bakıver,” buyururlar.(Neml:14). Bir taraftan inanıyorlar, inananlar safında olmayı arzu ediyorlar; diğer taraftan yakalarını kurtaramadıkları  asalaklarından vaz geçemiyorlar. Bu ikilem arasında kalanlar  gerçekten çok sıkıntılı bir hayat yaşamaktadırlar. Ayet-i celile bunu tasvir ediyor.



         Yine: “O hava-î arzusunu ilahlaştıran  kimseyi  gördün mü? Sen onun üzerine vekil mi olacaksın?” (Fürkan:43). Ve: “Hevasını ilahlaştıran  kişiyi gördün mü, bildiği halde Allah onu şaşırtmış, kulağını ve kalbini kapatmış, gözünü  perdelemiştir. Allah’ın şaşırttığına kim  hidayet verecekmiş, hiç düşünmez misiniz?” ( Casiye  23). Evet hevanın hakim olduğu yerde  artık kulak işitmez, göz görmez ve kalb çalışmaz hale geliyor. Rabbim  mü’inimiz olsun! Amin .



         Bakın Kur’an-ıKerim hevasına kapılan bir ilim  sahibinin  acıklı  örneğini nasıl veriyor: “(Ya  Muhammed) Onlara şu kişinin haberini oku ki, Biz ona ayetlerimizi verdik (öğrettik)  sonradan o bunlardan soyuldu, içinden sıyrıldı çıktı. Şeytanın peşine takıldı, taşkınlardan oldu. Biz dileseydik onu  onunla (ilmiyle) kaldırır yüceltirdik; ama o yere çakıla kaldı (maddiyata saplandı) hevasına tabi oldu. Onun misali  bir köpeğin misaline benzer ki, onu azarlasan da, kendi haline bıraksan da dilini uzatır hırlar durur. Allah’ın ayetlerini inkar eden kavimlerin misali böyledir. Kıssayı anlat ki üzerinde düşünsünler. Bizim ayetlerimizi yalanlayan kavimlerin misali ne de  kötü oldu ve onlar nefislerine  zulmedenlerden oldular.” (A’raf:175-178). Kendilerine ilim verildikten sonra  onun, dilini uzatarak hırlayan bir köpek durumuna düşmesi  ve böylesi bir  örnekle anlatılması  gerçekten şayan-ı dikkattir. Köpek, hayvanlar arasından en hırslı olanıdır. İnsan, hırsı ile dünyaya sarılır,  onu kucaklamaya kalkarsa ilim  sahibi de olsa  hırsı onu  yutar; üzerindeki ilim sıfatından sıyrılır. En yüce derecelere namzet iken yere çakılıp kalır, alçalır, ucuzlar, ayak altına düşer, maskaralık olur. Bunlar  sadece bir şahsa münhasır değildir. Her zaman ve her yerde  herkes için mukadder olabilecek sonuçlardır. Hiçbir kimse hiçbir şeyine  güvenerek  Allah’ın hükümlerine ve ayetlerine karşı çıkmaya kalkışmamalıdır. Aksi halde akibeti gerçekten tehlikeli ve korkunç olur. Bunu göremeyenlere Allah basiret versin, diyelim; yoksa bu kanun çalışıyor, her devirde  ve herkes için caridir. Allah’ım Sana sığınıyoruz!



         Böylece hava-î  temayüllerine  kapılan  kimseler genellikle  kendilerini akıllı ve ilerici, geleceği çok iyi görebilen kişiler olarak görürler. Fakat ne yazık ki aldanıyorlar. Hak, bir gerçektir, bir realitedir. Haktan  ayrılan  her tutum, davranış ve düşünce  maslahat değil fesat getirir. Hak ise sadece ve sadece  Allah’ın Şeri’atı ve dinin talim buyurduğu hükümlerdir. O halde en geçerli ve tutarlı siyaset dine ve dinî hükümlere bağlı kalmaktır. Ona ters düşmek  her zaman tehlikelidir. Bunu Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır: “Yoksa onlar Peygamberlerini tanımadılar da ondan mı onu inkar ediyorlar. Yada onun için  “Cinneti var” mı diyorlar? Hayır  bunlar değil de aslında onlara Hakkı getirdi ama onlardan çoğu  Haktan hoşlanmazlar. Eğer Hak onların  hava-î  arzularına uysaydı yer ile gök ve onların arasında  olan herkes  fesada giderdi. Halbuki  Biz onlara  ibret alıp ders  edinecek şeyleri  getirdik,  ama onlar kendilerine gelen ibretli mesajdan  ders almadılar; arka çevirdiler.”  ( Mü’minun:71-72). Burada şunu görüyoruz ki; inkarcılar, dinî hükümlere iltifat göstermeyenler Peygamberleri ve Peygamberlerin getirdiği hükümleri  inceleyip  öğrenmiyorlar. Öğrenmek ihtiyacını da hissetmiyorlar. Bu yüzden  çalışıp çırpınmaları sadece fesada  ve helake götürüyor; kurtuluş ve salaha götürmüyor ve nereye  gittiklerinin farkında  olamıyorlar. Eğer onlar gerçekten  araştırıp Hakkı bulma gayretine  girselerdi Hakkı bulacak  ve hidayete ereceklerdi. Onun için Müslümanların sorumluluğu büyüktür. Hakkı tebliğ ve talim için  çalışmalıdırlar.



         Rasulullah (Sallallahu Te’ala  aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte Havanın tehlikesini şöyle  beyan buyurdular: “Üç şey tehlikeli şeylerdendir: Peşinden sürükleyen cimrilik, kendisine tabi olunan hava-î arzu ve kişinin kendinden hoşlanıp beğenmesi.” (Keşfül Hafa: No: 1035).Cimrilik insanın  fıtratında vardır. Mal tabiatta sevimlidir. Ama mürüvvet sahibi insanlar  cimriliği yener fazileti hakim kılarlar. Cimriliğin de ötesinde “Şuhh” öyle bir hastalıktır ki sadece  kendi malından  eksileni esirgemekle kalmaz, başkalarının yaptığı ihsan ve inayetlere de tahammül edemez. Onun için bu daha da tehlikelidir. Buna  itaat edilir ve dediğine gidilirse  kardeş ve akrabalarla olan münasebeti kestirir, düşmanlığa, hatta  (Allah korusun) katilliklere götürür. Peşine düşülen havanın  nerelere  götüreceğini  bir nebze  yukarıda gördük. Adamın kendini beğenmesi ile nasıl bir  tehlikeye  maruz kalacağını ileride  bir bölüm içinde  göreceğiz, izah etmeye çalışacağız.



         Bunların tamamı Şeytan için bulunmaz malzemelerdir. Şeytanı düşman olarak bilen  ve  onun  oyununa gelmek istemeyen herkes, özellikle her Müslüman  düşmanın düşmanlığını ve düşmana malzeme olacak şeyleri  hesabetmek durumundadır. Hesapsız olarak, hatta peşin  hesaplarla  yapılan nice fiiller uzun pişmanlılkarı mücip olur ki, telafisi  zordur. Fırsatlar  zor ele geçer. Elden gitti mi bir daha dönüşü de olmamaktadır. Ömür ve günler birer fırsattır, bir geçer bir daha dönmez, ah vahlar da bir işe yaramaz. Bunun örneklerini çokça görmekteyiz. 



         6- MÜDAHANE 



         Müdahene de insanda Şeytanın işine gelen malzemelerden biridir. Bu perde arkasında  nice mel’anetleri çevirir. Bu bir yerde belki müsamahaya girer; günümüzde buna hoşgörü denmektedir. Elbette müsamahanın ve hoşgörünün yeri  ve değeri vardır. Ama iş müdaheneye varırsa  tehlikeye girer. Müsamaha hakkında  çok şeyler söylendi, tavsiye edildi. İnsanların  ayıp ve kusurlarını araştırmamak, bazı hata ve kusurları  görmezlikten gelmek, kişilere karşı yapılan kusurları bağışlayabilmek ki; geniş kalpliliği ve ince bir hassasiyeti gerektirmektedir. Onun için: “Darlarında (yurtlarında) olduğun müddetçe müdarat göster; arzlarında (yerlerinde) olduğun müddetçe  kendilerinden razı ol “ derler. “Tatlı olma ki yenirsin, acı olma ki atılırsın.” “ Yaş olma ki sıkılırsın, kuru olma ki kırılırsın “ derler. Ve Kur’an-ı Kerim’de: “Rahman’ın has kulları  onlardır ki, yeryüzünde  rahat yürürler (bulaşık değiller), cahillerden kendilerine  laf atıldığı zaman da  onlara: der geçerler (muhatap almazlar),” buyrulur. (Furkan: 63 ). Hadis-i Şerif’te de: “Hayırlılarınız  ahlâken güzel olanınız, sıkıntılara katlanarak omuzlarında geçinilebilenlerinizdir. Şerlileriniz de  gevezeleriniz, ağızlarını eğerek, bükerek lafazanlık yapanlarınızdır,” buyuruldu. Amma hakkı müdafa’ada  metanet ve selabet  gereklidir. İnsanların hoşuna gidecek yada dost ve çevremi kaybetmeyeyim diye haksızlık karşısında susmak Müslümanın hususiyetiyle uyuşmaz. “İnsanlara hoş görüneyim diye  ünsiyet göstermek iflasın  ta kendisidir,” demişlerdir.



         Müdahene, günümüzde yağcılık yada dalkavukluk dedikleri bir tür zafiyettir ki, Müslümanın kabul edebileceği  tavır değildir. Kur’an-ı Kerim’de: “(Ya Muhammed) Sen sen ol da  yalancılara itaat etme, onlar isterler ki, Sen onlara yağcılık yapasın onlar da sana yağcılık yapsınlar.” (Nun: 9-10). İnsanlar arasında  ülfetin devam edebilmesi için ortak tarafların olması  gereklidir. Bir ciddi insan ile bir hafif meşrepli insanın uzun zaman ülfetleri devam edemez.. Ciddî insan arkadaşından ciddiyet ister, diğeri de  hafiflik  bekler. Beklentilerde  uyum  olmayınca dostluklar inkita’a uğrar. Biz ciddi insanlar arasındaki ülfet ve dostluğun daha devamlı olduğunu görüyoruz. Bunlar: “Dostluğumuz elli - altmış seneliktir” diyebiliyorlar.



         Hz. Ali (R.A.),  Kümeyl’e  nasihatlarında  şöyle derler: “İnsanlar  üçtür. Rabbanî alim ve gerçekleri öğrenme yolunda  talebe, bir de  bomboş “hemec” sinek mesabesinde yaralara konar, onlardan aldığı gıdalarla  geçinir gider, her sesin peşinden koşuşturur, her esen rüzgâra, akıntıya kapılır; sabit yerleri olmadığından yel de alır sel de. Bunlar ilmin nuru ile  aydınlanamadılar, sağlam bir  sığınağa iltica edemediler.” ( Nehcül belega: 430 ). Devam ederler: “Bunlar arasından kendini bilen ve değerini koruyan gerçekten takdire şayandır. Gerçek insan şahsiyeti budur. Bu olmadığı zaman da, gerçeği bilen Alimleri araştırır, bulur. Onların  irşat ve nasihatlarına kulak verir, öğrendiklerini hayatına  geçirir, ne yaptığını ve ne yapacağını  öğrenerek  ömrünü değerlendirir. Üçüncü şık olan  sinek mesabesindeki insanlar ise ciddiyet ve şahsiyetten mahrum, günlük ve anlık  çıkarları peşinde koşuştururlar. Kendi  basiretleri yoktur, lezzetlerinin esiridir; daha çok koyun sürüsüne benzeyen insan topluluklarıdır. Onun için saltanatlarını sürdürmek isteyen hıyanet rehberleri, etraflarıında akıllı ve şahsiyetli  insanları barındırmazlar. Onlara göre etrafındakiler  günlük hayatının ötesinde hesabı olamayan  cahil ve gafil insanlar olsun ki körükörüne kendilerine itaat etsinler. Bu durum da Şeytanın işini kolaylaştırır.” İbnu Hazm için  çok katı ve sert olduğunu söylemişler. O da: “Eğer Hak olarak bildiğim şeyi kimselerin çıkarını ya da tesirini hesaba katmadan açıkça söylüyor ve savunuyorsam, bu benim en büyük meziyetimdir derim. Ondan sadece  memnunluk ve rahatlık duyarım, üzüntü duymam,” demişlerdir. Gerçekten bu durum insanî bir meziyyettir; varsın bir takım  müdahinler  beğenmeyiversinler. Hükemâ  hevâ için şöyle söylemişlerdir: “Hevâ gaddar, Melik ve zalim  mutasallittir.” Hevânın ve şehvetin arzusuna itaat etmek  bizzat  Şeytana itaat etmektir. 



         7- TA’ACCÜB – KENDİNİ BEĞENME 



         Yukarıda ta’accübden  bahsedeceğimizi  söylemiştik. Bu da büyük hastalıklardan biridir. Şeytanın insanda olmasını istediği  ve  sevdiği hususlardandır. Bir insan, kendini beğendi mi, o bütün işlerini, davranışlarını, söylediği sözlerin tamamını beğenir. Yanlışını kabul etmediği için  pişman olma, nedamet duyma da olmaz. Onun için  günahlarından tevbe ve istiğfar  etmeyi de  aklına getirmez; hep hatasının ve yanlışının üzerinde ısrar eder gider. Bu ise tabii olarak helâke  gitmektir. Hani: “Bir şeyi aşırı  sevmek kör ve sağır eder” derler ya; kendini her yönü ile beğenen ve seven de böyledir. Gerçi kendini  bir yerde beğenmeyen ve sevmeyen kimse olmaz. Herkes  bir biçimde  kendini sever de beğenir de. Fakat, mutlaka bunun bir ölçüsü olmalıdır.



         Ashabtan bazıları Rasulullah (S.A.V.)’e  soruyorlar: “Ya Rasulallah biz elbisemizin, ayakkabımızın güzel olmasını seviyoruz, bunlar da kendini beğenmeye girer mi?”  Rasulullah: “Hayır onlar  temizliğin gereğidir, Allah’ın sevdiği şeylerdendir,” buyurmuşlardır. Bazı insanların  düzenli hayatlarına bakarak kendisinin de bu düzene girmesini istemesi güzel şeydir. “Mü’min  gıpta, münafık hased eder,“ demişlerdir. Gıpta makbuldur. Özellikle dini mükemmel biçimde yaşayan insanların haline gıpta etmek ve onlara benzemeye çalışmak çok çok daha güzeldir.



         Cenab-ı Hak şöyle buyururlar: “İnsanlar arasında öyleleri var ki sözleri ile dünya  hayatında sizi hoşnut ederler, kalblerindekine Allah’ı şahid gösterirler. Habuki o en şiddetli hasımdır. Bir arkaya döndü mü yer yüzünde fesat çıkarır, mahsülleri ve nesilleri bozmaya  çalışır. Allah, fesatçıları sevmez. Kendisine (uyarılmak üzere) dendiği vakit bunu izzet-i nefis meselesi yapar, günaha bulaşır. Ona Cehennem yaraşır. O cehennem ne kötü yataktır.” (Bakara: 204-206). Bu uyarılar nasihat ve dost tavsiyesini kabul etmeyen insanlara  ders olmalıdır. Hz. Ömer: “Benim dostum hatamı söleyendir, hatamı söylemeyen  helâk olmamı isteyendir,” demişlerdir. Benliğine düşkün ve hata kabul edemeyen bir tip için şöyle  bir örnek verilir: “Bir adam tatlı tatlı konuşuyor. Sevgiden, hayırdan, faziletten, üstünlükten, kerametten  haber veriyor; konuşması ve söylediği şeyler tatlı, insanın  neşesine vesiyle oluyor; hoş şeyler söylüyor; üstelik söylediği şeylerin doğruluğuna Allah’ı şahid tutuyor. Nerede ise  sözlerine şek ve şüphe ile bakmaya yer bırakmıyor. Ama arkanı dönünce de amansız bir hasım oluyor. İşte bu  hasımlığını  örtmek ve kapatmak için büyük gayret sarfediyor. Ama Allah’ın hikmeti ne büyüktür ki, bunların gizli tutmak istedikleri bozuk taraflarını hiç de haberleri olmadan, bir biçimde  ortaya çıkarıyor.” Bir şair şöyle der: “Ey celadetle  hevasını gizlemeye çalışan kişi, bu tekellüfün arkasından bir külfet gelir, sevenin zamairinde bir lisan vardır, hevasıyla üzerinde titrediği  gizlisini itiraf eder. Evet tabi’atlarının gizli tarafını ortaya çıkaran, itiraf eden dilleri vardır. Kimse  kötü niyet ve düşüncesini  gizli olarak  devam ettirebileceğini  zannetmesin; aldanır.”



         İşte bu benliğine düşkün  fesatçı insanın da yer yer patlayan kabahatı karşısında uyarı olarak: “Allah’tan kork!” denildiğinde bunu  izzet-i nefis meselesi yapar. Ama izzet-i nefsin bir yerde  kıymeti ve değeri vardır. Eğer izzet-i nefis meselesi haklı ve adil olarak, hayra hizmet etmek üzere olursa gerçekten  bir değer ve kıymet ifade eder. Ama burada durum öyle değildir; tam aksine günahta, haksızlıkta, zulüm ve ahlaksızlıkta izzet göstemek ister. Yani: “Ben senden mi öğreneceğim, sen bana akıl hocalığı mı yapıyorsun” v.s. der. Görülüyor ki böylelerine  laf anlatmak  kolay olmuyor. Bu tip insanlar  Va’z ve nasihat almak istemezler. Her şeyi kendileri bilir, onlar konuşur başkaları dinler, onlar öğretir başkaları öğrenir. Karşılarında kim olursa olsun hep kendileri ön planda olmak isterler.



         İmam Maverdi “Edebüddünya Veddin “ isimli kitabında  dört kişiden  bahseder. Onları buraya almak  yerinde olur sanırım. İbret alınacak şeydir. Ömer bin Hafs hikaye etmiş.  Haccac Irak üzerine görevlendirildiğinde  kendisine sormuşlar: “Buradaki yerini nasıl buldun?” diye de, O da: “İyi idi; dört  kişinin kanını dökmekle  Allah’a yakınlık kazanabilsem,” demiş. “Onlar kimler?” diye sormuşlar: “Biri  Mukatil bin Misma’, Sicistan’a Vali olarak görevlendirilmiş, insanlara  bolca  atiyyeler dağıtmış, oradan azl edildiğinde Basra Mescidine girmiş, insanlar  üzerlerindeki pardesularını çıkararak önüne sermişler ki üzerinde yürüsün. O da onların üzerinde yürürken: “Limisli haza  fel ya’melil amilun,”(Saffat;61) ayetini okuyarak: “Çalışanlar işte böylesi gün için çalışsınlar,” demiş. Diğer biri Abdüllah bin Ziyad’dır. Basra ehline bir hutbe okumuş, onları coşturmuş, mescidin  arka kısımlarından birileri çağırarak: “Allah sizin gibileri çoğaltsın“ demiş. O da: “Ey ya! Allahı zora koştunuz!“ demiş. Öteki biri de, Ma’bed bin Zurare’dir ki; bir gün yol üstünde oturuyorken oradan geçen bir kadın: “Ey Abdullah, yol buradan mı gider?“ demiş. O da “ Ey akılsız kadın  benim gibiler  Abdullah mı olur?” demiş. Diğeri de, Ebu Semmal El Esedî’dir. Bineğini kaybetmiş, bulamayınca da: “Vallahi eğer bineğimi  i’ade etmezsen  ben de senin  için namaz kılmam!“ demiş. İnsanlar onu aramış bulmuşlar. Ama o Namaz kılmıyormuş. “Bineğin buludu neden hâlâ Namaz kılmıyorsun?” demişler de, o da: “ Benim yeminim geçerlidir “ demiş.(Edeb ;232)



         Görülen o ki, kendini beğendiğini zanneden insanlar aklı kıt ahmak insanlardır. Aslında  Dinî hükümleri hazmedemeyen onu içine sindiremeyen insanların akılları kifayetsizidir. Rahmetli babam: “Gâvurlar için, diyorlar, eğer akıllı olsalardı iman ederlerdi” demişlerdi. Akl-ı selim, Dinî  hükümleri  benimseyen ve hazmedebilen  akıldır.



         Yazının başında işaret ettiğimiz gibi, insan kendisini kemâle ve terakkiye davet eden  mükemmel özelliklerle donatılmıştır. Bunlar: İmandır, Akıldır, İnsaftır, Fazilet ve Mürüvvet duygularıdır. Bunlar normal çalışabilseler de  İlahî  inayet ve  rahmete muhtaçtırlar. O olmadıkça bir şey olmuyor, olamıyor. Onun için kafirlerin akılları  çalışmıyor, kavramıyor. Kâfir kelimesini  tahlil  ederseniz bunun  bir ism-i fail olup etkinlik manasında olduğunu görürsünüz. Bu etkinlik menfezlerin açık tutulması ile mümkündür. Halbuki kafir bunları  kapatıyor, örtüyor. Kafir demek örten demektir. Onun için gözü görmüyor, kulağı işitmiyor, kalbi çalışmıyor, idrak edip kavramıyor. Şeytan da bunların üzerine sıva yapıyor, cila çekiyor. Bütün bunların son bir merci’i var ki, o da Allah (C.C.)’dur. “Ve ilellahilmasir.” Rabbim bizleri bundan gafil bırakmasın; Rahmetiyle inayet buyursun. Amin!    22/10/2007-  Kayseri    
     


Selahattin KİP

Emekli  Müftü

4-1-2008

BU YAZARIN TÜM YAZILARI

» DERİN ÇERKESLER ...
» ERDAL ASLAN:Münteha Gülsu Yüreği ile Tüm Uzunyayla Köylerine Mektup
» ERDAL ASLAN;ÇERKESLERDE THAMADELİK
» Erdoğan ILGAZ;KAFKASYA'YA "BARIŞ KÜLTÜRÜ" TÜRKİYE'DEN ULAŞMALI
» ERHAN HAPAE - ANITKABİR ANNELERİ
» KAFKASYA YENİ ORTADOĞU OLMAYACAK!
» Lider mi, Yönetici mi?
» Mefewud Nartan - KAYNANA SEMRA, ŞAMİL TAYYAR VE TUNCAY GÜNEY
» MEHMET HATKOBİ;4444 KEVSER SÜRESİ OKUMA!!!
» MEHMET HATKOBİ;DOSTLUK VE ÖZGÜRLÜK AĞACI
» MEHMET HATKOBİ;EDİZ HUN ÖRNEK İNSAN
» MEHMET HATKOBİ;KONUŞULAN DİL YANINDA ÖZ DİLİ BİLMENİN YARARI
» MEHMET NİYAZİ - ÇERKESLER İNGİLİZLERİN OYUNUNA GELMEDİ
» Muharrem Baykan;Babam, Rüzgar ve Yildizlar...
» NEVZAT TARAKÇI - KÜLTÜR, DİNSİZ YAŞAR MI?
» NUR DOLAY - TİFLİS'TE 10 GÜN
» PROF. DR.MÜMTAZ'ER TÜRK'ÖNE;ÇETECİLİK
» SELAHATTİN KİP;İNSAN VE ZAFİYETLERİ
» SEMİH İDİZ- RUSYANIN ABHAZYA ADIMI KIBRIS'TA TUTARLILIK GEREKTİRİYOR
» SÖNMEZ CAN:İYİMSER OLMAK İÇİN DE NEDENLER VAR
» SÖNMEZ CAN;450.YIL SAFSATASI
» SÖNMEZ CAN;İSTANBUL DERNEKLERİNE AÇIK ÇAĞRI
» SÖNMEZ CAN;SEÇİM SÜRECİNE GİRİLMİŞKEN
» YAŞAR ASLANKAYA - DİLİMİZ YOKMU OLUYOR..!!
» YAŞAR ASLANKAYA - MILLIYET- KONDA ANKETI ÜZERINE

YORUMLAR

Mustafa GÜZEL 23.01.2008  { 23 Ocak 2008, Çarşamba }
Muhterem hocam bu sitedeki yazınızı dikkatlice okudum sizden Allah iki cihanda da razı olsun.Mevla sizlere uzun ömür versin.Elelrinizden hasretle öpüyorum.En kısa zamanda camiimizi şereflendirmenizi bekliyor saygılar sunuyorum...

Anvar  { 09 Ocak 2008, Çarşamba }
Selahattin KİP Hocaefendiye bu aydınlatıcı ve insanın kendisini tanımasını sağlayacak mahiyetteki yazısından dolayı çok teşekkür ederim. Allah(CC) kendilerinden razı olsun.Saygılarımı sunuyorum.


YORUM YAZIN

Ad-Soyad:
E-Posta:
Mesaj:

KÖŞE YAZILARI
Avrupalı Cerkeslerden, Avrupa Parlamentosunda Konferans
D Ö N Ü Ş
Panorama
Ulusumuzun Başı Sağolsun
Dünden Bu Güne Dönüş - 2
Bölünme Genlerımızde(mı) Var
Ölümünün 137. Yıldönümünde İmam Şamil'i Anmak Ve Anlamak
Yanlı Medya Mı, Gürcistan Komünist Partisimi Doğru ?
Derin Çerkesler ...
Kentleşme Ve Biz..
Şamil Tayyar'a Soruyorum: Yanlış Konuşan Doğru Anlaşılır Mı?
Bakışları Mülteci
Amerikan Rüyası Gerçekleşti Ya Bizim Rüyalarımız Yok Mu ?
Çeçenistan Da Her Şey İyiye Gidiyor(muş)
Kaffed Formunun Zirvesinde
İmam Ahmed'in Mezhebi
Kafkasya Kafkasya Halklarınındır.
Türkiye'nin Birlik Ve Bütünlüğü İçin Son Şans
Derneklerimiz Başkanlarımız Ve Biz
FORUMLARDAN