KÖYLER SÜLALELER BİLGİ BANKASI UZUNYAYLA KAN BANKASI UZUNYAYLA TV UZUNYAYLA FORUM UZUNYAYLA RADYO ÇERKES ETHEM DOSYASI TELEFON REHBERİ

HEM YARAM HEM İLACIM UZUNYAYLA

       

         “İşte o zaman cahillik edip dönmeseydim, şimdi sigortam vardı; hatta emekliydim bile!” diyor derinlere dalan gözlerini halıdan kaldırmaksızın.

          Uzunyayla’da bir bayram ziyaretindeyiz. Beş santim kadar karı aşıp gelmişiz, eskisi gibi değil iklim buralarda bile. Sıcacık, çay kokulu odada tatlı tabaklarımızı bitirmeye çalışırken sohbet ediyoruz evsahibimizle.


           “Türkçe bilmiyorduk biz. Şimdiki gibi değildi. İşte şunlar (iki çocuğunu işaret ediyor, 10-12 yaşlarındalar) anlamakta bile zorlanıyorlar Adıgeceyi. Vallahi billahi hep Adıgece konuşuyoruz. Üstelik babaanneleriyle dedelerinin kucağında büyüdüler. Ama yok! Şu Allahın belası televizyon mahfetti bizi, mahfetti!” diyor.


           Çocukluğuma dönüyorum. Yedi-sekiz yaşlarıma… O zamanların hızlı delikanlılarından kendisi… Ben on yaşındayken evlenmişti, hatırlıyorum! Amcamlarla yaşıttı. Her hafta sonu düğün olurdu, köy köy gezerlerdi beraber. Muhabbet daha bir derindi o zamanlar sanki, daha bir samimiydi insanlar, pazarlıksızdı hayat!


           “Köyde gelecek kalmadı!” diyor dertli dertli. “Yetiştirdiğimiz üründen, beslediğimiz hayvandan verim alamıyoruz. Çok yüksek buranın rakımı, çok! Ah şu Uzunyayla şöyle bize hissettirmeden, bizi fazla sarsmadan bir bin metre kadar alçalsa, yer göçse… Çok iyi olurdu!” Gülüşüyoruz!


           Daha dün, bizim evde amcamlarla western filmi seyredip, bağrışarak filmdeki atları sahiplendikleri, bölüştükleri uzun kış gecelerinde, sobanın hemen kıyısında diz üstü çöküp kahkahalarını, eğlenişlerini seyredişim geldi aklıma, o anlara döndüm birden! Ailemden gibilerdi bu insanlar. Kocaman bir aile gibiydik tüm köyle beraber!


           “Sen nasılsın abla?” diye soruyorum evsahibemize dönüp. Bir dokun bin ah işit! “İnsan yüzü görmüyoruz inan ki!” diyor üzgünce. “Şurada üç hane kaldık yakın komşu. Ama iş güç görüşemiyoruz bile! Yukarıdaki komşular da taşındı bu kış. Çocuk hiç yok köyde, şu ikisi yalnızlıktan perişan oluyorlar vallahi. Bayramda tatile gelen çocuklar sevindirmişti ama şimdi tatil bitiyor ya, onlar da dönecek şehirlere… İki gündür durmadan ağlıyorlar zaten! Halaları amcaları da gelmedi şehirden. Hiç keyifleri yok!” Çocuklara bakıyorum dönüp. Başları önlerinde, utangaçlar. Erkek, kaş altında televizyon seyrediyor. Kız çocuğu ise dolu dolu gözleriyle yere bakmakta. Karakuyu’da okuyorlar, taşımalı sistemle. Bizim köyün okulu kapalı zaten, sadece dört öğrencisi olduğu için öğretmen verilmemiş.


           “Türkçe bilmiyorduk ya, utanır konuşamazdık biz şehirde.” diyor evsahibimiz. Ve devam ediyor: “Ben iki kere evden kaçıp İstanbul’a gittim gençken. Seyis olacaktım ama bıkmıştım da atlardan aslında; onlarca vardı bizde zaten. Tekstil işine girdim. Ama köyde kalanlar rahat bırakmadılar işte, mektup üstüne mektup… Geri döndüm mecburen. Yahu bizim insanımız da cahil kardeşim! Bırak çalışsın, tertemiz iş! Gerçi o zaman şimdiki gibi değil. Telefon falan yok, sadece mektup var. Ailen haklı olarak kaybolmandan, sana bir zarar gelmesinden endişe ediyor. Çok çekmiş bizim Adıgeler, çok! Hep çekingen kalmışlar bu yüzden dışarıya karşı. Haklılardı tabiî ki kendilerince.”


          Vedalaşıp ayrılıyoruz sıcacık komşu evinden. Küçüklüğümde Kute teyzenin tencere tencere gönderdiği tuzlu aşurenin eşsiz lezzetini hissediyorum birden damağımda, eşikten adımımı atarken...

          Ertesi gün bir başka evdeyiz, bayram ziyareti yine. Hoş beş sonrası başlıyor yine Uzunyayla insanının yalnızlığının, çaresizliğinin ıspatı olan cümleler:

           “Onbeş gün kadar önce bir yağmur yağdı; inanamazsınız! Karla karışık, yapışkan bir yağmur. Neyse, gece dondu tabi damlar. Suyu güzelce emdi toprak tavanlar. Sabah buz çözülmeye başladığı an, tüm tavan yere indi adeta. Sırf bizim ev değil ama, bütün köy aynı! Herkesin damı aktı. Kış günü badana yapıyor herkes. Eh, yüz yıllık evde oturursan olacağı bu! Doğru düzgün evimiz yok ki. Vallahi yüz yıllık olmasına da razıydık, şöyle bir belimizi doğrultup düzgün saç çatı yaptırabilseydik…”


           Evsahibimiz bunları anlatırken eşi de meyve servisi yapıyor bize:


“Çocuklar kusura bakmayın, elmalar biraz kötü ama iyisini getirmiyorlar buralara.” Mahçup mahçup gülümsüyor.


 “Ee, çocuklar nasıl?” diye soruyorum. Bu ailenin de bir kızıyla bir oğlu var. Kızlarını, ortaokulu bitirince mecburen İstanbul’a, amcasının yanına göndermişler. Erkek ise, Kayseri’de okuyor liseyi, yatılı…


 “İyiler”, diyor gelin; “Kız gelemedi. Gelemez de bu kış, sekiz ay kesintisiz İstanbul’da kalacak mecburen. Alıştık artık gerçi, ikinci senesi... Erkek geldi ama köyü özledim deyip çıktı gitti sabah erkenden. Nerde bilmiyorum, deli gibi geziyor!” Gülüyor.


 “Devir böyle!” diyor kocası. “Ya katlanıp, dişimizi sıkıp okutacağız, ya da bizim gibi çoban olacaklar! Çocuklar siz kusuruma bakmayın, rahatsız da olmayın lütfen. Çayınızı için. Ben ağıla gitmek zorundayım. Bayramımız tatilimiz yok bizim malum.”


 Çıkıyor izin isteyip. Tam bu sırada bir başka komşu geliyor misafir olduğumuz eve, bayramlaşmaya… Hasbihal sonrası yakınmalar yine…


 “Ben de bizimkini (oğlundan bahsediyor) Kayseride yatılıya verdim… Herkes ‘orada okumaz, heba olur çocukcağız’ diyor; ama ne yapabilirim ki? Akrabalarımın hepsi uzakta, gönderemem. Şehre taşınmam da imkansız. Ablanızı (eşinden bahsediyor) göndereyim desem, vallahi ömrümde yumurta kırmış insan değilim; komşum da yok! Ölüveririm açlıktan!” Gülüyor. “Seneye küçük kız kardeşiniz de bitirecek ortaokulu. Öteki daha küçük, o bir 3–5 yıl daha sorunsuz olacak ama, büyüyen ikisini ne yapacağız bilmiyorum!” Tekrar gülüyor. “Şehre taşınsam ne yer ne içerim ki ben? Bağkur’dan emekli olmama çok var daha. Bugün emekli olsam bile geçinemem ki hem o parayla…” Sesi buğulanıyor birden. “Aah ah!” diyor; “Bize okuyun diyen olmadı çocuklar. Ben kendimce bir şeyler yapmaya çalışan bir insan oldum hep. Okumayı yazmayı, öğrenmeyi çok sevdim. Elimden kitap düşmez hiç. Ama biz okumanın, okul bitirmenin bize iş ve para getireceğini bilemedik. Önümüzde hiç örnek yoktu çünkü. Dünyadan kopuktuk ayrıca. Şimdi kaldık köyde, halimizi görüyorsunuz. Köy yaşamı güzel aslında, insan huzurlu bir bakıma. Ama çok yalnızız. Çok hem de! İnsan sesine, insan sıcaklığına hasret kalıyoruz çocuklar. Ağıldan uzağa gidemiyoruz. Bu çok zor bir durum inanın; çok zor hem de!”


 Gözümün önünden on-onbeş yıl öncesi geçiyor. Çocukluğum… Köyde onlarca genç kızın, onlarca delikanlının yaşadığı günler… Ramazan aylarında kalabalık davetlerin verildiği, her akşam gece oturmalarına gidildiği, misafir kızların köyden eksik olmadığı, gençlerin worşer yapmak için ev ev gezdikleri, “jeş cegu”ların sabahlara kadar sürdüğü, düğünlere iki-üç otobüs ve otuz-kırk arabayla gidildiği günler… Köy ilkokulunun açık olduğu, otuzbeş öğrencinin bahçede zıplayıp koşuştuğu, öğretmenden gizli Adıgece muhabbet ettiği günler… Yazın harman yerinde ergenlik çağındaki onlarca gencin top oynadığı, onlarca kadının beraber halı yıkayıp kışlık hazırlık yaptığı günler… Kuran kursunda kırka yakın çocuğun toplandığı, rahmetli Emin Hoca’yı uyutup hep beraber firar ettiğimiz günler… Kız kaçırılıp köye “qan” getirildiğinde “qan” evinde sabahlara kadar worşer ve cegu yapan onlarca kızla erkeğin arasında, kendimce kızların en güzelini seçtiğim ve amcamla evlendirmek için çocuk aklımla bir köşeye ayırdığım; çayırda yapılan cegu’da çok beğendiğim kızın uzun geniş eteğini dönerken savuruşunu, sırada bekleyen genç kızların kolları arasından seyrettiğim günler…


 Şimdi düşünüyorum da… “Bize ne oldu?” sorusunun cevapları malum aslında. Biz, okumak istedik. Biz, insan gibi yaşayabilmek istedik. Biz; bir ömür sabah saat 4 buçukta kalkıp, gece yarılarına kadar beden gücüyle ve temiz bir kıyafet dahi giyememeksizin; hayvanlarla, otlarla, kurak toprakla, azgın güneşle, susuz bozkırla, ağaçsız çıplak ve bembeyaz tepelerle, başağından birkaç zayıf tane düşüveren buğday tarlalarıyla, kışın kapanan taşlı yollarla, fakirlikle, güvensizlik ve güvencesizlikle uğraşıp didinmek değil; sadece ve sadece temiz ve garantili, sigortalı işler istedik. Bir koca ömür tatil yüzü görmeden, bir Allahın günü durup dinlenemeden, saati, mesaisi, maaşı, garantisi olmaksızın çalışacağımıza; “azıcık aşım, ağrısız başım” diyebilelim istedik göçüp gittiğimiz uzak şehirlerde…


 Arkamızda neleri mi bıraktık çekip giderken?


Dilimizi,


Kültürümüzü,


Geçmişimizi,


Yaşam sevincimizi, sıcaklığımızı, samimiyetimizi…


Ve en önemlisi “gitme” şansı olmayanların; ardımızda bıraktığımız annelerimizin, babalarımızın, akrabalarımızın yaşama sevinçlerini, hayallerini, umutlarını, gayretlerini götürdük yanımızda…


 Sokaklarda çocuk kahkahaları çınlamıyor artık Uzunyayla’da… Cami duvarlarının diplerinde ihtiyarlar oturmuyor. Düğünler yüzlerce kişiyle yapılmıyor. Genç kızlar çeşme başlarında sohbete dalmıyor. Delikanlılar toplanıp balık avlamaya gitmiyor.


 Köylerde, kalan birkaç aile; Bağkur’dan emekli olmayı bekliyor umutla, tek amaçları bu. “Emekli maaşıyla geçinemeyiz ama hiç olmazsa elimizdeki yüz koyunun ellisini satarız, iş yükümüz hafifler.” diyorlar, emekliliğe dair hayallerini sorduğumuzda. Köyden ayrılmayı düşünmüyor hiçbiri. “Çocuklarımız gidecek, biz köyde yapayalnız yaşlanıp öleceğiz.” diyorlar açık açık.


 Maddiyat değil bellerini büken, bu net! Yalnızlık, yalnız yaşamak, yalnızlığa mahkum olmak… Hatta daha da acısı; sevdikleri tarafından yalnızlığa mahkum edilmek belki…


Uzunyayla… Benim yaram. Sızlayan yaram. Ama yine o Uzunyayla, ilacım! Her gidip görüşümde beni kendime getiren, bana kim olduğumu hatırlatan, yüreğimi ve ruhumu besleyen ilacım. Her gidişimde, mavi gözlerinde engin sevinci gördüğüm sıcak insanların ayazlı sığınağı.


 Yılda bir kez, üç günlüğüne de olsa uğrayalım lütfen köylerimize. Babamızın eski evinde sabahlayalım üç gece. O yoksa amcamızın, ya da akrabamızın, komşumuzun… Yılda üç gün! Sizden hiçbirşey almayacak; ama hem size hem de oradaki insanlara çok şey verecek, üç küçük gün! Yaranıza merhem olmaya ve kendinizi bulmaya Uzunyayla ilacıyla…


 Üç kısa gün.


İnanın çok şey getirecek size.


Ve Uzunyayla’ya… 

Şştım Münteha Gülsu 

 


 

 

BU YAZARIN TÜM YAZILARI

» BGHARİŞE ŞİMDİLERDE BABAMIN BAŞUCUNDA
» BJAMİY YAPARDI DOTE
» HANGİMİZ KEL HANGİMİZ DAZLAK?
» HEM YARAM HEM İLACIM UZUNYAYLA
» NEFO'NUN AYAKKABILARI

YORUMLAR

şıbzıho emre  { 26 Haziran 2008, Perşembe }
evet gerçekten bugün hepimizi ilğ-ilendiren sorunlar unutmayalımki biri milleti millet yapan en önemli özelliği dildir .ancak biz çerkesler her ne kedar dilimize önem verdiğimizi söylesekte gerçekte öyle deeğiliz buğün bile dili dilimizi savundupunu söyleyen bir çok aqgabeyimiz bile farklı ortamlarda çerkaz olduklarını saklamaktadırlar şüphesizki buda hepimizi yaralayan en büyük gerçektir.her şeye ragmen swiz ve sizin gibi çerkesliğe gönül verip yok olmaya yüz tutmuş makuz tarihimizi anlatmaya çalıştığınız için teşekkür ediyorum çalışmalarınızda başarılar dilerim

biyolog_cale  { 02 Şubat 2008, Cumartesi }
merhabalar
ilk önce duygularınız paylaşıtığınız için teşekkür ederim. ben akörenliyim (pedsiyeliyim) hmen hemen 10yıldır ben de gurbetteyim
ve arkadaşımızın durumunda olan öğrencilerden biriyim ya tatillerimi köyde geçiririm ve her yaz tatilimi iple çekerim ama 10 yıl önceki köyümle şimdiki köyüm çok farklı şerefiye köyü muhtarının dedi gibi artık köylerimizde (genel anlamda baktığımız zaman) pek eski çerkez adetlerimizden hiç bir şey kalmamış köylerin çoğu 20 haneyi geçmez ama köyde yaşayan insanlarda değişiyorlar..ufak bi seçimde yada başka bir olayda 2 ye ayrılabiliyorlr ..
bu da bilgisizlikte kaynaklanıyor ve yalnızlıktan ;

köylerde kişi sayıs az olduğu için sadece insanlarn eylencesi tv var .ve bu da çoğu şeyin değişmesinde etkilidir(dil örf ve adetlerimizin). benim görüşüm bu
birde
ve gurbette olan insanlara köylerine geldiklerinde köyünü iyileştirmek yerine babasından dedesinde kalan evinide yıkıp üzerinde ağacını satıp geri gidiyo...

arkadaşlar gerçekten köylerimizin çerkez köylerimizin halini hiç iyi görmüyorum ilerisi daha kötü olacak böyle giderse..

lütfen bunlar için birşeyler yapalım gurbette
olan yada kayseride yaşayan çerkez kardeşlerimiz bu konuda bişeyler yapmalı

kısaca şerefiye muhtarınında dediği gibi an baba ata diyarı olan köylerimize sahip çıkalım sene de 1 yada 2 defa gelerek değil de bu süreyi arttıralım olmazmı

Biyolog_cale

mustafa demirtaş  { 18 Ocak 2008, Cuma }
yazının sonundakı fotoraf dıkkatımı cektı
o evı tanıyorum bızım koyde cekılmış bu foto ama cekekn kımmmmmm?????????

Mükremin Öner  { 15 Ocak 2008, Salı }
Münteha Hanım Uzunyaylanın sosyal, ekonomik, eğitim ve kültürel sorunlarını dile getirmiş.Belki de amacı bu değildi; ancak bana göre anlaşılması ve üzerinde durulması gereken husus bu.
Ne diyor Münteha Hanım?
1-Köylerde yaşayan insan sayısı oldukça azaldı; daha da azalacağa benziyor.
2-Geçim sıkıntısı var.
3-Çocuklarını okutmakta sıkıntı çekiyorlar. İlköğretimi bitirenler şehirlere akrablarının yanına veya yurtlara göndeiliyor.
4-Kültür unutulmuş; çerkesce konuşulmuyor artık...
Bütün bunlardan daha önemli olanı ise Şerfiye Köyü Muhtarı Adnan Karaçay'ın yazdıkları! Köyde oturan 5-10 ailenin bile arasında samimiyetin olmaması, karşılıklı sevgi ve saygının tahrif olması.
Peki yapılması gereken nedir? El cevap:
Bunların üzerine yoğunlaşıp, bu konularda nelerin yapılabileceğinin konuşulup makul çözüm önerilerinin değerlendirilip icraata geçilmesidir.Bu konuda Kayserideki Kafkas Derneklerinin ve aklı eren herkesin yapabileceği pek çok şeyin olduğuna inanıyorum. Yeter ki, iş edinilsin ve özveriyle gayret edilsin ve halkın desteği sağlansın.
Mesela: Köylere gidilerek yerinde tesbitler yapmak suretiyle şehirlerde okuması gereken çocukların kimler olduğu ve ekonomik durumları tesbit edilerek onların Kayseri'de güvenle kalabileceği yurtlar açma yoluna gidilebilir.
Köylerin ekonomik gücünü geliştirmenin yolları araştırılıp uygulamaya konulabilir. vb.
Tabii ki bunlar önce dert edinilecek; sonra da çareleri aranacak ve çözülecektir.Söylenip geçilmeyecek.
Umarım birileri öncülük eder, halkımız da onlara destek verir ve Uzunyayla'nın makus görülen talihi yön değiştirir.
Çözümsüzlük hiç bir toplumun ilânihaye kaderi değildir. Yeter ki çözüm aransın.
Münteha Hanım'a konuyu bu sayfada gündeme taşıdığından dolayı teşekkür ediyorum. Güzel yazılarının devamını diliyorum.


Melgos Ozgur  { 15 Ocak 2008, Salı }
Yeterince ovgu oldugu icin ben elestirilmesi gerektigini dusundugum kisimlari icin bir seyler yazacagim.
Oncelikle yazinin kurulus mantiginda bir sorun var, Uzunyayla kutsal bir yer degildir, topragi verimsiz ulasim imkanlari kisitli corak bir yerdir. Turkiyede sehirlesme carpik olarak gerceklesmektedir ve gerceklesmelidir bunun aksini savunmak koyde kalalim dilimizi konusalim kurtulalim gibi bir durum soz konusu degildir.

Ayrica su nostaljik kirilgan ruh halinden kurtulup, dinamik ve rasyonel mucadeleci bir ruh halinde olmamiz Adigelige daha yakisiyor.

Uzunyaylalik aksini gerektiriyorsa size selametler :)

JANBASK  { 15 Ocak 2008, Salı }
Arkamızda neleri mi bıraktık çekip giderken?
Dilimizi,
Kültürümüzü,
Geçmişimizi,
Yaşam sevincimizi, sıcaklığımızı, samimiyetimizi…
Görünen o ki Münteha hanım Siz köyünüzü ve Adigeliğinizi arkanızda bırakmamış; yüreğinizde taşımışsınız.. ve kaleminizle bize açtığınız kalbiniz benim gibi uzunyaylayı hiç görmemiş insanlara bile aynı hissiyatları yaşatabiliyor. Biliyoruz ki kızları hareme alınır da rahat bir yaşam sürer temennisiyle dua eden anneler de oldu kafkasyada , bu ayrılıklarda zorunluluktandı, şartların kötülüğü ve aman bizden sonrakiler bizim gibi acı denizinde çırpınmasın diye.. sizler okuyun kendi sigortalı işinizi yapın diye sizlere el sallayan büyükleriniz gibi .. çerkes halkının lale devri olamadı malesef, sürekli mücadele etmek zorunda kaldı tarih boyunca. peki ya umut ? Köstence limanına ayak basan bir şapsığ veya uzunyaylaya ilk köy kuran kabardey thamatesi oralarda mutlu bir yaşam kurmayı umudetmişmiydi sizce?
hangi bitki kendi iklimi kendi toprağı dışında büyüyebilir ki? uzunyayla kalesi de elbet birgün sarsılacaktı malesef diğer diaspora kaleleri gibi,,uzunyaylayı , uzunyayla habzesini daha uzun yaşatmak tabiyki bu kültürle büyüyenlerin elinde, . sevdikleri tarafından yalnızlığa mahkum edilmek acıların en dokunanıdır bilirim!.. bunu nalçik de bilir mıyekuape de.. suhumi de … …
Sizin gibi Adigeliği ve uzunyaylayı seven; insanları gerçeklerle yüzleştirebilen; BEKALDI gibi bir şeyler yapmalı diyen, Adnan bey gibi gördüğü olumsuzluklara rağmen ayakta durup umudunu kaybetmyen, ve yorumlarına baktığım diğerleri gibi yanınızda olan insanlar ortak amaçlarla bir arada olursanız – olursak asimilasyon canavarının zehri daha uzun yıllar yaşam sevincinize, sıcaklığınıza, samimiyetinize etki edemiyecektir.
Gerekli yazı için teşekkür ederim.

AdnanKaraçay Şerefiye köyü muhtarı  { 14 Ocak 2008, Pazartesi }
Teşekkürler münteha yazınıza bende katılıyorum fakat malesef o sizin bahs ettiğiniz tatlı köyler artık rüyada kaldı köylerde kalan 10 - 15 haneler malesef birbirlerinin düşmanı gibi beraber bir araya gelip oturmazlar camiye gidip beraber namaz bile kılmazlar birbirlerinin dertlerini hiç bilmezler kendi komşularını düşman görüp yabancıya sarılırlar muhtar seçimi diye köylerimiz parça parça bölünürler yabancı dostluğu komşu düşmanlığı hortlamaya başladı tabiki daha neler neler var ama yazmak istemiyorum bu yazdıklarım uzunyaylanın bütün köylerinde mevcut olup bütün uzunyaylalılar bu olayları yaşamakdadırlar örneğin Şerefiye - Örenşehir köyleri Artvinli bir balıkcı yüzünden ne hala geldi hiç düşünebiliyormuyuz bir dikilitaş seçim yüzünden neler yaşandı o köyde daha neler neler
Gelin dışarıdaki uzunyaylalılar herkes köyüne sahib çıksın köyünde barışı sağlamaya çalışsın uzunyaylanın kurtarılması için çaba sarf edilsin, Uzunyaylayı ne çiftçilik nede hayvancılık bitirir Uzunyaylayı köylerimizdeki çekememezlik bitirir ved bitiriyor.

blenawo ibrahim ataş  { 13 Ocak 2008, Pazar }
teşekkürler münteha.hani bir bir yorumumda yazmıştım hatırlarmısın bilmem ''pşıne çalarken kanatlanıp uçmuş gördüm seni''demiştim .şimdi diyorumki yazdıklarınla aldın bizi o zamanlara götürdün beraber uçtuk yani.derin bir ah çekmemek eldemi?
geçim derdi asimilasyonu körükledi ne kadar acı.herkes bu yazıdan kendine pay çıkarıyor çünkü açık ve net!inşallah zaman daha iyi bir gelecek getirir biz çerkeslere.

упсо ф1ык1э щыт мюнтеха уэрэпсоу ди хэкур ди хабзэр ди бзэр! уэрэпсоу ди адыгэр!!!

BEKALDI  { 10 Ocak 2008, Perşembe }
Merhabalar Münteha Hanım;

Yazılarınızı Okuyorum, yine okuyorum ve tekrar tekrar okuyorum...

Güzel duygularınızı, satırlara döküp bizlerle paylaştığınız, kimi okurlarımızı geçmiş zamanlara götürüp duygulandırdığınız ve geçmişte bıraktıkları değerleri hatırlattığınız için,
Size Teşekkür ediyorum....!
-----------------------------------------
Satırlarınızda;

[........göçüp gittiğimiz uzak şehirlerde…

Arkamızda neleri mi bıraktık çekip giderken?

Dilimizi,

Kültürümüzü,

Geçmişimizi,

Yaşam sevincimizi, sıcaklığımızı, samimiyetimizi…

Ve en önemlisi “gitme” şansı olmayanların; ardımızda bıraktığımız annelerimizin, babalarımızın, akrabalarımızın yaşama sevinçlerini, hayallerini, umutlarını, gayretlerini götürdük yanımızda…]

diyorsunuz !

Size, kendime ve şahsınızda okurlara sormak istedim..

Yukarıda belirtilen; dil, kültür ve geçmiş kelimeleri ile ifade edilenleri ne zaman bıraktık?
Köyde mi yoksa Kafkasya'da mı bıraktık ???

Daha da acı bir soru; Bırakılanları, geri dönüldüğünde bulmak ne kadar mümkün? Geri dönülebilirmi? Yılda 3 gün yeterli mi? ve daha bir çok soru, sorulmak ve cevabını bulmak için bekliyor yaşam içerisinde...

Müntaha hanım, amacım sizi yargılamak değil yanlış anlamayın lütfen! Yazdıklarınız insanlarımızın içlerine ok gibi saplanıyor. Çünkü insanlarımızın bir çoğu sizinle aynı geçmişi yaşamışlardır. (Ben dahil)

Yaşanan gerçekleri dile getirmek bence yeterli değil.
Bunu, sizinle aynı geçmişi paylaşmış bir çok insan söyleyebilir yada yazabilir.

Bununla birlikte, yukarıda yazılanlar sadece Uzunyayla 'nın problemi değil. Dile getirdiğiniz hususlarda, iyiye ve doğruya gitmek için neler yapılabilir? Nasıl adımlar atılabilir?

Münteha Hanım, bu hususlarda yazarsanız ve yazılarınızla bir kamuoyu oluşturursanız İŞTE O ZAMAN, BEN SİZE ÇOK TEŞEKKÜR EDECEĞİM....

Duygusal değil, Realist yaklaşımlar üzerine yazacağınız güzel yazılarınızı okumak ümidiyle...
Allah'a Emanet Olun...
Esenkalın...









Kankush Erkan KANKOÇ  { 10 Ocak 2008, Perşembe }
yazılanı çizileni değil de kendimizi eleştirmemizi sağlayacak bir yazı hakkaten..teşekkürler.

Nilgün  { 10 Ocak 2008, Perşembe }
Kued daxe zıtxe...ewu wu thi...okuyan insanın duygulanmaması imkansız..paylaşım için si guape xuas wupso..wi axer jiem

Erdal Aslan  { 10 Ocak 2008, Perşembe }
Mükemmel bir yazı yazmışsınız ellerinize sağlık inanın okurken tüylerim diken,diken oldu.Adeta yüreğime hançerler saplandı.Bu çaresizliği okudukça boğazım düğümlendi neredeyse ağlayacak gibi oldum.Tam bir duygu fırtınası estirmişsin.Senden ricam bu anılarını ve röportajlarını bir kitapta toparla toplumumuza çok şey katacağına eminim.Teşekürler.

Kambike Alişan  { 10 Ocak 2008, Perşembe }
bulunduğum gurbet elinden beni alıp eski sıcak temiz ve memfeatsız çocukluk uzunyaylamın özlem dolu günlerime beni götürdüğün için sana sonsuz teşekkürler. Yüreğine sağlık...

yeşim özgür  { 10 Ocak 2008, Perşembe }
çok güzel

deniz polat  { 10 Ocak 2008, Perşembe }
kuzen eline koluna yüreğine sağlık walla gözlerim doldu.inşllah herkes okur bu yazıyı okkalı bi tokat gibi indi suratımın ortasına.bende uzunyayla köyümün hastasıyım ama hiç böyle derin düşünmemiştim çok üzücü çookk okuyun millet okuyun da anlayın...nolur anlayın...

agacezeki  { 09 Ocak 2008, Çarşamba }
Sadece okuyun ve şu sahte yaşamda oynadığınız veya oynamak zorunda kaldığınız rolleri bir kenara bırakıp en doğal yanınızla düşünün... Sağol kardeşim... Yüreğinle yazmışsın.

Gökhan Şen  { 09 Ocak 2008, Çarşamba }
yazı güzel veya kötü hiç bir düşüncem yok o konuda..

tek diyebileceğim şey çok açık ve net bir yazı olmuş.okuyan anlar..ve anlayanda uygular temennimle..

Merem Gökhan


YORUM YAZIN

Ad-Soyad:
E-Posta:
Mesaj:

KÖŞE YAZILARI
Demokrası Ve Insan Hakları Nerede
D Ö N Ü Ş
Abhazya Ve Güney Osetya:iki Yeni Devlet
Çerkes Tarihinin Prensler Dönemi
Dönüş Nedir?
Ölümünün 137. Yıldönümünde İmam Şamil'i Anmak Ve Anlamak
Yanlı Medya Mı, Gürcistan Komünist Partisimi Doğru ?
Kafkasya Yeni Ortadoğu Olmayacak!
Gönüllülük Psikolojisi Ve Gönüllü Yönetimi
Şamil Tayyar'a Soruyorum: Yanlış Konuşan Doğru Anlaşılır Mı?
Nefo'nun Ayakkabıları
Bir Dil Bir İnsandır !
Çeçenistan Da Her Şey İyiye Gidiyor(muş)
Kaffed Formunun Zirvesinde
Imam Safıı'nın Mezheb'ı
Kafkasya Kafkasya Halklarınındır.
Sömürge Mirası: Kabileci Milliyetçilik
Ankara'nın Taşına Bak Gözlerimin Yaşına Bak
FORUMLARDAN

© 2005-2006 Kafkas Diasporası. Aksi belirtilmeyen tüm yazıların yayın hakları sitemize aittir. Kaynak gösterilmek koşuluyla alıntı yapılabilir.
   SİTEMİZİN HİÇBİR DERNEK VE VAKIFLA İLİŞKİSİ YOKTUR   

Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
En iyi görünüm için 1024x768+ ekran çözünürlüğü ve Mozilla Firefox tarayıcı kullanmanız tavsiye edilir.

PASİFİK YATIRIM LTD.ŞTİ.

www.mobilyarehberi.com www.BerkmaX.com www.36hafta.com

 

counter easy hit

Istatistik