![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
|
ÇERKESLER'DE KIZ OL AMA GELİN OLMA''Çerkesler'de kız ol ama gelin olma'' sözünü duymuşsunuzdur. Bu sözü bazen, özellikle bayanların kullanmaları, beni bu yazıyı yazmaya itti. Espri amacıyla dahi kullanılması, altında geniş açılımlar içermesi nedeni ile yaralayıcı nitelik taşımaktadır. Günümüzde evliliklerin daha bir karışması nedeniyle belki biraz daha tedirgin olmuşumdur... Nihayetinde herkes kendi seçimini yapar. Ama bu tür sözleri, eleştirileri engellemek ve üstünü örtmek için kullanıldığı kanısındayım. Ve bir kaçış cümlesi olarak görüyorum. Kendi adıma böyle bir düşüncede olunmasına bir şey demem. Zaten bu konuya dair fikirlerimi yansıtan yazıyı ''Seçim sizin'' başlığı altında yazmıştım. Ayrıca bu sözün atalarımız tarafından söylendiği de şüphe götürmektedir. Bir ihtimal, Çerkesler'le evlenmenin, Çerkesler tarafından evlilik teklifi kabul edilmeyen insanların bu noktadaki direnci kırmak için bazı yaşam algılamalarına bakarak kendilerine ağır gelmesininden dolayı böyle bir söz söyledikleri düşünülemez mi? Veya kendi kızlarının nezih algılanan ve kadına verdikleri değer yüzünden Çerkesler ile evlenmelerini engellemek amacı ile evlenilmesi ile zorluklar yaşayacağı düşüncesini yerleştirmek amacı ile söylendiği düşünülemez mi? Bütün bunların yanında kendim bizzat şahit olduğum amcamın hanımının Türk kökenli olmasına karşın Çerkesliği benimsemesindeki hayranlığı nasıl ele almalıyız? Söylemlerinde ''şu Türkler...'' diye eleştirel söylemlerinin ardından ''Sen Türk değil misin de böyle konuşuyorsun?'' dediğimde; ''Ben, amcanla evlendikten sonra Çerkes oldum ve o günden beri Türk değilim. Onların yaşam tarzlarına o günden sonra uyumsuzluğumu anladım. Ben Çerkesler'in içine girdikten sonra kadın olarak saygınlığımı gördüm, insan olarak değerlendirildiğimi anladım...'' sözlerini duydum kendisinden. Peki bu noktada bunu nasıl değerlendirmeli ve nereye koymalıyız? O da bir Çerkes gelini değil miydi? Çerkeslerde gelinliğin katlanılamaz bir şey olduğunu düşünmesi, belli bir yaşa kadar içinde doğduğu ve yaşadığı topluma adaptasyonundan dolayı daha kolay değil miydi? Ama o, bunu söylemek yerine kendisini Çerkes olarak kabul edip Çocuklarını da Çerkes kültürü ile yetiştirmeye özen göstermiştir. Ve amcam genç yaşta ölmesine rağmen tüm zorluklarına karşın, çocuklarını kendisi yetiştirmek için diretmiştir. Bizlere, her zaman ben de sizdenim yaklaşımında yaşamıştır. Kendi ailesi, kendisini geri götürmek istemesine rağmen ''ben buraya aitim ve benim ailem bunlar'' diyerek bizleri göstermiştir. Çerkeslerde gelin olmak o kadar zor idiyse, bunu nereye koymelıyız? Çerkesler'de gelin olmak o kadar katlanılması zor birşey idiyse; aslında köken olarak Türk olan bir kişi için daha da zor gelmez miydi? Ve bunu seve seve belirtmez miydi? Ve buna benzer davranışlar gösteren, gördüğüm tek kişi de değildir bu. Ve yine bu durumda Çerkes ile evlenmiş Türk kökenli gelinlerin büyük çoğunluğunun ''Ben burada insan olmanın, kadın olmanın saygınlığını gördüm sözleri nasıl değerlendirilmelidir? Evet, Çerkeslik zordur. Çünkü Çerkeslik, ilk olarak insan olmayı şart koşar. Saygıyı şart koşar. Saygıyla bütünleşik artniyetsiz sevgiyi şart koşar. Akıllı insan olmayı şart koşar. Cinsiyet ayırmamayı şart koşar. Kadınların baş köşede kabul görmesini ve 'Sizler kadınsınız ve söz hakkınız yok; Yarım insan; Eksik etek; kaşık düşmanı; karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin, saçı uzun, aklı kısa gibi söylemlerin yanına yaklaşabilecek hiç bir söz söylemek bir yana düşündürmeyecek bir kültürel yapıyı şart koşar. Kadını, geldiği sülalenin adıyla çağırıp tanımayanlara tanıtıldığı (........ha yaph'u') (....... ların kızı), o sülalenin saygınlığının devamı olarak görmeyi ve buna zarar verecek hiç bir davranışta bulunmamayı şart koşar. Kadın diye ayırıp meclislerden dışlamamayı, meclislerde eşit konumda bulunmanın kabulünü şart koşar. On metre önünden yürüyerek onu dışlamak yerine yanyana yürümeyi şart koşar. Gelelim bir başka değerlendirmeye. Yaşadığı, son 300 yılı kesintisiz 400 yıl süren savaşlar nedeni ile feodal yapısından sıyrılmaya ve ekonomik sistem değişikliğine ve bu yolla gelişecek sosyal değişim ve gelişime fırsat bulamamaktan dolayı ve devamında gelen kaybedilmiş savaş sonucunda sürgün edilerek ve bu sürgün sırasında yola çıkanların % 75'inin kaybedildiğ bir şok yaşamasını, bunun neticesinde kendi içine kapanarak hep geri döneceğim diye umut besleyen ruh haliyle, gelişen dünyaya kapanmasını yok sayarak değerlendirilmemelidir. 2. dünya (paylaşım) savaşından sonra tarihten gelen kininin etkisi ile, savaşı kazanacağına kesin gözüyle bakılan Almanya'dan taraf olarak Almanlar'la işbirliği yapanların, savaşı Almanlar'ın kaybetmesi ile Sovyetler Birliği'nden kaçanların (1864'te sürgün edilenlerin yanına) geldikleri yerlerde Sovyetler Birliği için söyledikleri sözler yüzünden yaşadıkları, dönemeyecekleri düşüncesini doğuran travmayı gözadı ederek değerlendirmemelidir. Ki bu noktay akadar, hep döneceğiz umudu ile kalıcı konutlar bile yapmamışlardır. Hatta bu gün yaşayan bazı büyüklerimiz, sırf bu kişilerin anlatımlarından etkilenerek ''Bolşevik'lerden dolayı buraya geldik diyebilmektedirler. ''Ekim devrimi 1917'de oldu. Biz ise 1864 yılında sürgün edildik. Arada 53 yıllık bir fark var. Biz Çarlık zamanında sürgün edildik'' dediğimizde ise kafaları karışmaktadır. Savaşlarla geçen 400 yılın üstüne, bilimsel, teknolojik, sosyolojik ve ekonomik anlamdaki gelişmelerden uzak kaldığı bu (1864-1944) 80 yılı da ekleyiniz. Türkiye'de üzerine yapıştırılan 'HAİN'' yaftasının ve kendi vatanında olmamasının getirdiği eziklikle geçen ve henüz yeni yeni sorgulanmaya başlanan bu olguyla yaşadığı travmalı (1944-2004 (düz hesap olsun diye böyle yazdım)) 60 yılı da ekleyiniz. Elinizde 540 yıl dış dünyaya kapalı yaşamak zorunda kalmış bir toplum var. Şimdilerde yaşamak zorunda olduğumuz ekonomik kaygıların yaşamayı unutturduğu ve Amerikan vurdumduymaz ve dejenereliğinin baskın olduğu bir çağda, Türk umursamazlığı ve şovenizmi arasına sıkışmış gelişmeye kapalı tembel bir ülke görüntüsü içinde, içine kapandığımız 520 yıllık travmalı geçmişimizin tüm ekonomik, sosyal izlerini hiçe sayarak kültürümüzü acımasızca eleştiriyoruz. Savunanlarımız da 1864'lerden kalmışlıkla savunacak kadar karmaşık yapımızı ele almadan veryansın ediyoruz. Öncelikle Çerkes geleneklerinde Türkiye'ye geldikten sonra değerlendirilmeyen (Vatanından ayrı bir yerde yaşamanın ve tamamen kültürel olarak farklı bir alanda yaşamanın getirdiği alışamamaktan ileri gelen kendi içine kapanmanın da getirdiği etki ile) değişim ve gelişimin yavaşlaması ve çağa ayak uydurmasında yaşadığı sorunlar gözardı edilmemelidir. Bu içe kapanmanın getirdiği ve ''HAİN Çerkes Ethem'' yaftasının boynumuza bilinçli olarak (Bir toplumun sindirilmesi için izlenebilecek en iyi yol olarak da değerlendirilebilir) kasten asılmasının da verdiği eziklikle, son on yıla kadar sürmüştür. Hatta son on yılda bile geriye gitmeden bir çok kişide görülen 1864 havasında yaşandığını görmek de mümkündür. Hala ''Attan şöyle inilir...'' (Oysa ''inilirdi'' dememiz gerekirdi) diyenlerimiz ve bunun devam etmesi gerekiyor gibi konuşanlarımız var. İyi, kabul de ''at'' nerde? Çerkes kültürünü, yapısını, geleneklerini tüm bu olguları da ele alarak değerlendirelim ve ondan sonra söyleyeceğimiz cümleleri, içi dolu olarak ortaya koyalım. Eleştirmek elbetteki mümkün. Ama bir Türk atasözünde dendiği gibi ''Yiğidi öldür ama hakkını ver...'' Nedense bir ucundan yakalayıp ''vurun abalıya'' tarzında yerden yere vurma yarışındayız. Sanki kendimize kinliyiz ve temizlenmenin yolu intiharmış gibi bir tavırla... Sanki farkında değiliz ama öldürmek istediğimiz de putlaştırdığımız da kendimiziz... Savunanımız tüm bütünlüğüyle hatasız (hatta ilahi) görerek savunuyor, eleştirenimiz tamamen kötüymüş gibi yere vuruyor. Bunun bir dengesi olması gerekmez mi? Kötü bir şeyi ortaya koyuyorsak çözümünü de üretmeye çalışıp en azından kafa yormamız gerekmez mi? Ya da kafa yoranları dinlememiz ve önünü açmamız, samimiysek saygı gösterip dikkate almamız... Çerkeslerin en zor şartlar için söylediği, ''zıriy wumğuetım wui pı'am yekengeşş (Kimse yoksa şapkanı önüne koyup ona danış)'' düşünme ve fikir üretme üzrine söylenmiş en güzel sözü neden yerine getirmiyoruz da işin kolayına kaçıp vur kaç taktiğini uygular gibi davranıyoruz. Çoktan şapkayı önümüze koymamız gerekmez miydi? Bir yandan Çerkes olduğumuz için gurur duyduğumuzdan dem vurup mangalda kül bırakmazken, diğer taraftan bulduğumuz her fırsatta tam tesine davranışlar sergiliyoruz. Gittiği başka bir şehirde hiç otel yokmuş gibi bulduğu bir Çerkes'in evine olanca rahatlığımızla giren kişi, ''Çerkesler ile iş yapılmaz'' diyebiliyor ve ardından Yahudilr gibi birbirimizi ticari anlamda da korumalıyız diyebiliyor. Buna rağmen kendisi, yanıbaşındaki Çerkes bakkaldan veya tekel bayisinden sadece borca alacağı zaman alışveriş edebiliyor. Vehatta bunu çok kolaylıkla sallayıp borcun tahsili istediğinde o kişiyi düşman ilan edebiliyor... Bir Çerkesi yanında çalıştıran kişi, ücretlendirme yönünde ''benden nasıl olsa'' diyerek daha az vermeyi düşünebiliyor ve ücretini vermeyi ilk ihmal edebileceği kişi olarak görüp kolaylıkla geciktirebiliyor. Diğer taraftan işçi veya elemanı olarak çalıştığı Çerkes iş adamının işini savsaklarken istediği zaman izine ayrılıp düğüne gitmek için bile olanca rahatlığında davranan Çerkes çalışanların da, Çerkeslik söz konusu olduğunda mangalda kül bırakmadığını görebiliyoruz. Eleştirebileceğimiz bir çok nokta var. Düzeltmemiz gereken bir çok nokta var. Ama bütün bunları yaparken gerekirse tarih süzgecinden geçirerek kendimizi yargılamalıyız. Bu arada ısrarla, sonsuza kadar korumamız gereken değerlerimizin varlığını da unutmamalıyız. Çünkü evrensel kabul edilen değerlerin bazılarına yüzyıllar, belki de binyıllardan beri sahibiz. Bunlardan en çarpıcı özellik olan, artniyete hiçbir gerekçe ve açık kapı bırakmadan doğal olarak güven ortamının sağlıklı kalmasını sağlayan akraba ile evlenmeme özelliğidir. ''Her birey, toplumun bir üyesi olmasına karşın tamamen özgür bir cumhuriyet; her topluluk, tüm üyelere eşit hak ve konuşma ortamı sağlayan bir meclis; her hata adil bir yargılanma ve savunma getiren mahkeme'' özelliklerimiz unutulmamalı ve yitirilmemelidir. A Çerkes olmak, önce insan olmayı gerektirir. Bunu sağlamanın en kolay yolu ''dil''dir. Dilini yaşamak, yaşatmak gerekir. ABDULLAH GÜNEŞ
YORUMLAR
Almyla sevinç
{ 30 Haziran 2008, Pazartesi }
neyin isabtını yapmaya çalısıyorsunuz anlamıyorum çerkez kürt türk ayrımı dil ayrımıda ne demek hepimiz bu ülkede yaşıyoruz ve kardeşiz fakat bunu sizler bir türlü kabul edemiyorsunuz galiba takıntılı ve kompleklisiniz
KaFKaS KRaLı
{ 05 Mart 2008, Çarşamba }
valla çerkezlerde hem kız hem gelin gayet mutludur. ama demiyoruz diğer ırklar kötüdür. bilmem nedir. yalnış anlaşılmasın. ama inanmayanlar çerkezleri bi araştırır dedelerinden nenelerinden sorar. biz değil bizim dedelerimiz nam salmış. ben kendimle değil onlarla, onların bize bıraktığı isimle gurur duyuyorum..
Kenan Çakmak
{ 09 Ocak 2008, Çarşamba }
Yazdıklarınızı okuyunca şunu söylemek zorunda hissettim bir 'Türk' olarak.Ben söylediğim gibi bir Türküm.Yazdıklarınız bana şunu gösterdi.Türkiyede yaşıyorsunuz yani bir Türk ülkesinde fakat Türklerin nasıl bir aile yapısına sahip olduğunu bilmiyorsunuz ve hatta zamanımızdaki bozuklukları Türklerin temiz geçmişini yok sayıp bizim üzerimizde bırakıyorsunuz.İyiler bizim kötüler sizin gibi bir ayrım yapmışsınız.Siz demekki ne bu konuda birşeyler okumuşsunuz nede geçmişini unutmayan bir Türk görmüşsünüz.Size tavsiyem bu ülkede bizim yapmadığımız ırkçılığı yapmaya kalkmayın ve şunlarıda bir okuyunda biraz bilginiz olsun.
************************************************** Bir milletin aile yapısı sağlam ise, devlet yapısı da sağlam ve uzun ömürlü olur. Bunun en güzel örneği Osmanlı toplumudur. Zaman zaman devlet bünyesinde görülen çatlaklar, isyanlar aile sayesinde toplumun geneline sıçramamış ve bu millet en zor dönemlerde bile içinde bulunduğu halden sağlam aile yapısı sayesinde rahatça silkinip ayakları üstünde durmasını bilmiştir. Osmanlıda aile sağlamlığını temin eden başlıca amil, dinimizin bildirdiği şekilde erkek ve kadının yaratılış gayelerine uygun olarak toplumda yerini almış olmasıdır. Erkek, rızkı temin için dış hizmette; hanım ise, aile yuvasını ve nesli muhafazada içerde vazife görmüştür. Bu güzel iş bölümünün bir semeresi olarak da toplumun huzur kaynağı olan: “Büyüklere hürmet ve itaat, küçüklere şefkat ve muhabbet” prensibi teşekkül etmiştir. Osmanlıda, bir ailede; evin reisi sıfatıyla babanın, onun yardımcısı sıfatıyla ananın ve onların gözlerinin nuru olarak da evlatlarının vazifeleri ayrı ayrı ve en mükemmel surette belirlenmiştir. Özellikle çocuklar, ana-babalarına karşı hürmet, itaat ve gerekli hizmetle mükelleftir. Eğer ayrı yerlerde ya da muhtelif şehirlerde yaşıyorlarsa, küçükler için “sıla”, yani ana-babanın olduğu yere gidip onları ziyaret etmeleri ve onların gönüllerini almaları mecburiyeti vardır. İşte bundan dolayı Osmanlı ailesi huzurluydu. Maddi sıkıntılar, geçim darlığı bu huzuru bozamıyordu. Geniş, büyük aile yapısı sevgi ve hürmeti artırıyordu. Osmanlının bu huzurlu aile yapısı yabancı seyyahların da dikkatini çekmiştir: Dr. A. Brayer: “Osmanlı’da çocuklar, yetişip olgunluk yaşına geldikleri zaman ana ve babalarının yanlarında bulunmakla iftihar ederler. Oysa diğer memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez, ana ve babalarından ayrılırlar. Hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları halde onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakırlar. Bunlar, ana-babalarına karşı onların kendilerine çok ihtiyaçları olduğu bir devrede adeta yabancılaşırlar. Sevgi saygı diye bir şey kalmaz.” Meşhur Fransız edibi Pierre Loti de şöyle der: “Dünyanın hiçbir evinde, bir erkek hanımına bu derece saygılı ve hayran olamaz! Bu gerçeğin sırrı, Türk evinin, kadını tarafından hazırlanışındadır. Evin sahibesi olan kadının giyinişi, başındaki örtüden ayaklarında bulunan nefis işlemeli kumaşlı terliklere kadar ahenk içindedir. Kadın evine o kadar düşkün, temizliğine o kadar meraklı, kocasının ev hasretini giderecek öylesine bir zeka ve eğitime sahiptir ki, evin erkeği akşam üzeri büyük bir hasretle kapıdan girer. Kadının temizliği maddi planda bir çiçek kadar saftır. Bu madde temizliği kadının ruh temizliğinden gelir. O kadın içki, kumar ve dış dünyayı bilmez. Dış dünyayı bilmeyen Osmanlı kadını, tecessüs illetinden de kurtulmuş olur. Evinde mesut bir hayat yaşar. Kavga gürültü nedir bilmez. Gönlünü Allah’a, kocasına, çocuklarına bağlar. Zihnini fuzuli şeylerden koruduğu için rahat ve huzurludur. Dolayısıyla ahlaklıdır. Böyle olunca yuvasının hürmete şayan, şerefli bir unsuru olur…” **************************************************
cicikızzz
{ 13 Ekim 2007, Cumartesi }
benim çerkez arkadaşlarım var gayet iyi ve saygılıdırlar benim yanlış bulduğum bir gelinin konuşmaması adabıyla konuştuktan sonra ayıplanmaması gerekir
leyla
{ 27 Ocak 2007, Cumartesi }
örf ve adetlere uymayan hiç kimse ben çerkezım demesın.emınımkı hepimiz çerkezım demekten gurur duyuyoruz o halde herseyıyle sahıp çıkıp aynen kuralıyla yasamalıyız.
gefo5
{ 24 Ocak 2007, Çarşamba }
tlaps demişki :
(kolaylık sıradanlıktır kolay olanı herkes yapar) anlarsa insan bu cümle yeter bence
zeki canpolat
{ 17 Kasım 2006, Cuma }
ama yinede cok guzel bir sey cerkes olmak..bir laf vardir .cerkes olur kuyrugu dik gidermis.
zeki canpolat
{ 17 Kasım 2006, Cuma }
cok dogru bir laf,benim amcamin hanimi babamla hic konusamadan bu dunyadan goctu.adet oylemis...........
tlaps
{ 27 Eylül 2006, Çarşamba }
Zor olan sadece gelin olmakmı acaba evet çerkezlerde gelin olmak zordur.ama bence sadece gelin olmak değildir zor olan.çerkez olmak başlı başına bir zorluktur.
Kolaylık sıradanlıktır.kolay olanı herkes yapar. bir toplumda oturmak kolaydır.herkesin mutlaka bir ortamı toplumu vardır.ama iyi ama kötü. toplumda adabına göre oturmak saygın bir toplum oluşturmak zordur.bu toplumlar daha değerlidir.bu toplumu oluşturmak için fedakarlık gerekir.herkes bu saygın toplumun üyesi olmak ister.bu saygın topluma ayakuyduramayanlar tabi ki o toplum hakkında birşeyler söyleyeceklerdir.o toplum kurallarının zorluğuyla aslında o toplumda olmanın eziyet olduğuyla ilgili. kurallar bireyler için değil toplum içindir.bir tane bireyin kuralları uygulaması birşey ifade etmez.kuralların geçerli olabilmesi için toplumdaki bireylerin o kuralları uygulaması gerekmektedir.kurallar toplumun çoğu tarafından uygulanırsa bir anlam ifade eder.onun dışında laftan öteye gidemez.ben adige toplumunun üyesiyim.onun dışında okul hayatım olsun iş hayatım olsun çok başka gruplar da da bulundum.bizim toluma girdiğim zamanlar hareket tavır davranışlarımda mutlaka daha zorlanıyorum. bu zorluk bizim topluma girdiğim zaman değiştiğim için değildir.aslında aynı davranış tarzımı sergiliyorum.ama bazı doğal diye nitelendirdiğim uygunsuz davranışlarımda toplum beni uyarıyor. sen bunu böyle yaptın diye değil bana yaklaşımlarıyla hissettiriyor. toplum bana böyle bir yaklaşımda bulunduğunda nerde yanlış yaptığımı düşünüp hatamı bulup onu düzeltiyorum.bu da toplumda otokontrolü sağlıyor. kendimi en mutlu hissettiğim toplum kendi toplumumdur. sürgünden yıllar sonra göksun bölgesinde yaşanmış bir olay aslında bizim toplumun otkontrolünü çok iyi özetlemektedir. o zamanlar toplumumuzdaki anlaşmazlıkları thamadalar bir araya gelerek çözüyorlardı. göksun bölgesinde yaşayan adıgelerden ikisi arasında anlaşmazlık çıkmış.ve bunlar adliye ye başvurmuşlar.hakim bu başvuruyu tahta üzerine kazıdığı bir yazıyla şu şekilde değerlendirmiş ''artık çerkezler de buraya başvurmaya başladılarsa bizim mesleğin tadı kalmadı'' diye hep geçmişimizle övünür dururuz denir. şunu unutmamak lazım ''gelecek geçmiş üzerinde yükselir'' bana göre zor olan sade çerkezlerde gelin olmak değildir.başlı başına çerkez olmak zordur. kolayı herkes başarır önemli olan zor olanı başarmaktır.
janserey77
{ 26 Eylül 2006, Salı }
Merhaba , gerçekten önemli bir konu hakkında yazılmış bir yazı okumaktayız adigeler olarak.Bende bu cümleyi tam anlamıyla çok yakın bir komşumdan duyduğumda içim acımıştı.Evet neden mi?Çünki bir adigepşaşeyim ve benim doğduğum,büyüdüğüm ve hala yaşamakta olduğum şehirde yerleşmiş tek adige ailesinin bir ferdiyim.Ben daha önce farklı yazılara benzer yorumlarda bulunmuştum.Söylemiş olduğum gibi ben çok özlem duyduğum ve bunu sadece kültürü yaşayan,içinde yetişen adige kızı ve adige gelini olmaktan büyük gurur duyduğunu her seferinde dile getiren anneannem ve annemden öğrenebildim birçok temel xhabze kurallarını.
Ben bu yaşananları sadece ve sadece hikaye gibi dinleyerek bu zamana kadar geldim.Üniversitede okuyana kadar ailemin dışında hiç bir adigeyle karşılaşmamıştım.Hem annemin hemde babamın akrabalarının farklı şehirlerde olması sebebiyle onlarlada kaynaşma olanağımız olmadı.Söylemiş olduğum gibi sadece adigeliği ve dilimizi konuşmayı tam bir yaşam halinde hayatında uygulayan anneannemden gördüm.Üniversitede ev arkadaşlarımdan bir tanesi abhazdı.Gerçi biraz farklılıkları vardı ama genede onun milliyetçi taraflarını fazla örnek aldım sanıyorum.Tabi anneannemden sonra. Siteye üye arkadaşlarımın eminim çoğunluğu kültürel ortamın içinde doğmuş,büyümüş kişilerden oluşuyor.Yazılanlara ve konuşma şekillerine bakarak bunları görebiliyorum. Yazıya yapılan yorumları okudum ve çok üzüldüm özellikle bir kaç tanesine.Onlar belkide ortamda bulundukları için kültürü yaşadıkları için zor geliyor kurallar.Ama normal toplumsal yaşamın gözden geçirildiği düşünülürse gerçekten ben bir adige olmaktan ziyadesiyle gurur duyuyorum.Çünki arkadaşların diğer yorumlarda belirttikleri gibi adigelerde disiplin var,herşeyden önce ön sırayı alan saygı var.Hepimiz biliriz ki saygı olmadan sevgi olmuyor.Ve ben diyorumki özellikle yeni yetişen genç adige nesli,kültür içindede yetişmiş olsada bazı değerlerimizi dikkatli gözlemleyemiyorlar. Evet kolaycılık gerçektende günümüzün en çok tercih edileni.Özellikle farklı toplumlara özenişte bizim kendi değerlerimizden uzaklaşmamızı beraberinde getiriyor.Gene her zaman belirtiyorum.Eğitim ailede küçük yaşlarda başlıyor.Biliriz ya ''AĞAÇ YAŞKEN EĞİLİR''atasözünü.Doğruluğu birçok olayda sabitlenmiş hoş bir söz.İlkönce aileye kurallarımız konusunda fazlasıyla görev düşüyor.Kafalara fikirleri iyi yerleştirmek mesela.Fakat yaklaşımıda bilmek gerekiyor bence.Sanırım buda eğitime daha fazla önem vermekten ve okumaktan geçiyor. Çerkes kızlarıyla evlenenlerin şanslı ama çerkes erkekleriyle evlenen kızlarında çok çektileri söylentilerini bende duymuştum.Ama gerçektende dikkate almadım ve almıyorumda.Gene arkadaşlarımızın yazdıkları gibi evlenen kişinin eşinin ailesine saygı göstermeleri tabiki gerekmektedir.Bu zaten karşılıklı iletişim ve aileye verilen önemden kaynaklanıyor. Görüyoruz biz çerkes toplumu olarak gençlerin eş seçmelerinde oldukça rahat bir toplumuz.Kaldıki ben evlatlarının seçtikleri kişilere çok önemli bir sebep çıkmadığı taktirde karşı çıkmayan ailelerin yaşamsal ortamı zorlayacaklarınıda zannetmiyorum vede asla inanmıyorum. Bunu yakın zamandada henüz 6-7sene öncesine kadar yakın akrabalarımızdan görebildim.Ailede gelinin kayınvalideye kayınvalideninde geline olan karşılıklı saygısını sevgisini.Bunu yeğenlerimdende gördüm zaman zamanda görmekteyim.Üniversitede okuyan bir yeğenim beni son yıllarda kültür ve adigelik konusunda yalnız bırakmayanlardan biridir.Bilmiyorum belki ben uzak kaldığım için değerlerim konusunda sabitim ve asla taviz vermek yanlısı değilim xhabze kurallarından.Ve bir adigeyle evlenmeyi düşünürüm kesinlikle.Bütün bunları yapmak hiçte zor ve çekilmez gelmez insana, düşünsenize atalarının farklılıklarını hissettirdiği o güzelim kuralları yaşamak ne kadarda güzeldir kimbilir? Bu konu gerçektende üzerine çok şeyler yazılacak konulardan biri ve asimilasyon adına özellikle hassasiyetle durulacak konuların başında geliyor.Umarım bu olumsuz düşünce hakimiyetine sahip genç kitle çoğalmaz çünki her geçen gün yaşadığımız toplumun kurallarından ve dahası batılılaşma adına kültürlerimizden taviz vermek kolaylaşıyor gibi geliyor. Son olarak kararlarımızı ve düşüncelerimizi uygulamaya geçmeden önce gene çok önemli bir atasözümüz olan''DANIŞACAK KİMSE BULAMAZSAN ŞAPKANI ÖNÜNE AL ONA DANIŞ''sözünü mutlaka aklımızdan çıkarmamalıyız diyorum.Eğer sadece kuralların zorluğunu bahane ediyorlarsa çerkes toplumu olarak atalarımızın bağımsızlık ve yokolmamak adına göze aldıkları sürgünleri,işkenceleri,başka milletlerin arasında varlıklarını sürdürmek için harcadıkları çabaları unutmamamız gerekir diyorum.EVET GERÇEKTENDE ÇERKES OLMAK İNSAN OLMAYI GEREKTİRİR,KATILIYORUM.VE YAZIYI YAZAN ARKADAŞIMIZADA AYRICA TEŞEKKÜR EDİYORUM.BU GÜZEL KONUYU BURAYA TAŞIDIĞI İÇİN.SAYGILARIMI SUNUYORUM. JANSEREY77
Badinokque
{ 26 Eylül 2006, Salı }
Yukarıdaki yazım, çok geniş çerçeveli ve birçok açıdan değerlendirilebilir ama temel noktasında değişimin sağlıklı olması söz konusudur. Yapılan yorumlar bir yönde geliştiğinden ben de yorumumu bu yönde yapacağım.
Sayın Jansett Söylediklerinize katılıyorum. Aynı zamanda samimi olarak ortaya koyduğunuz görüntüler için de teşekkürler. Yukarıdaki yazım, bir değerlendirme yapmak ve gerekirse kendimizi sorgulamak içindi. Yazımda ısrarla üzerinde durduğum, tarihsel değişim sürecini tamamlayamamak nedeni ile hala bir çok şeyi ortam koşullarına göre şekillendiremeyişimiz konusu vardır. Kaba hesapla, koşulların buraya sürüklemesi nedeni ile çağı, 500 yıl kadar geriden takip ettiğimize değindim. Bu durumda şu da ortaya çıkmaktadır. Bu kadar geriden takip ettiğimiz halde, bu kadar uyumlu ve bir o kadar da saygın, düzenli yaşayışımızla onur duymamız gerektiğidir. Öyle bir kültür ki, gelişme sürecini sağlıklı koşullarda değiştiremediğinden 500 yıl geriden gelmesine karşın saygınlık uyandırmaktadır. 500 ü bir kenara bırakıp 142 veya 50 yıl da desek çok şey değişmez. Bir geride kalış söz konusudur. Ataerkilliği kesin ama bilinen genel yapısında ataerkilliğe benzemez. Kendi dinamikleri oturmuş bir kültürdür. Eksikliği, ekonomik sistem değişikliğine uyum sağlayamamasındandır. Ve sizin yukarıda değindiğiniz yakınmalarda kök noktasıdır. Gelelim kızların rahat, gelinlerin zahmet çektiklerine. Çok güzel örnekler vermişsiniz Annenizden ve aynı durumda olan kadınların yaşadıklarından. Kadınlar bu zahmeti çekerken kızların yaşadığı rahatlığı da güzel göstermişsiniz. Üstelik bekârlıkta bu rahatlığı yaşamanın verdiği zevki de güzel göstermiş ve o kadınlar (ki anneniz de buna dâhil), işlerin altında ezilirken gençlerin işin bir ucundan tutmayışınızı da eklemişsiniz. İşte sorun zaten burada başlıyor. Çerkeslikte kız olmanın sefasını sür, evlenince bu işlere hiç bulaşmamak için bir başka kültürden biriyle evlenmeyi önce düşün... Yanlış anlamayın, burada size bir suçlama söz konusu değil. Hatta kızlarımıza genelde bir suçlama da söz konusu değil. Bilakis sorunlardan birinin kaynağını ortaya koyduğunuz ve bu sorunu çözmek için düşünsel bir platformda geniş çerçeveli değerlendirme olanağı sunduğunuz için ayrıca teşekkürler. Önce konuyu ve manzarayı ortaya bir serelim. Ataerkil sistemin işleyişini bir araya koyalım: Savaşçı (Şövalye de diyebiliriz) gurup savaşlarla toprakları ve halkı korur. Görevi savaşmaktır. Peki, bu insanlar nasıl geçinir? Aslında yaptığı profesyonel bir meslektir ve savaşçı yeteneklerini satar bir anlamda. bir anlamda paralı askerlikte benzer düşünceden çıkmıştır. Bu savaşçının koruduğu halk da (çiftçi; tarım va hayvancılık yolu ile ve hatta bunların pazar oluşturma ilişkileri de ele alınabilir) korunması karşılığında savaşçıların geçimini, üretimden verdikleri payla gerçekleştirir. Buradaki dağılım adaleti ayrı bir konudur. Günümüzdeki askerlik kurumu da bunun yeniçağa uyarlanmış yapısıdır. Halkın vergileri ile geçimi sağlanan askerlik kurumu bu anlamda değerlendirilmelidir.) Bu durum, yüzyıllar öncesi koşullarında normal karşılanabilir. Günümüzde, yaşam koşullarında bu durum değişmiş ve herkesin üretime katkı sağladığı bir şekle evirilmişken bu ve benzeri koşulların sürdürülmesini istemek hatalı olur. Ve sorun burada başlar işte: Çerkesler, koşullardan dolayı değişimini sağlıklı tamamlayamadığından araya sıkışıp kalmıştır. Ataerkil geleneklerin çağa uygun değişmemesinde ve içimizde yaşattığımız sürgün psikolojisinin de verdiği duygusal bağlılıkla kopamayışımızdan (Aslında kopmak gerekmez. Değişimi tamamlamaktır sağlıklı olan) arada kalmaktayız. Ataerkil ve kalabalık aile koşullarını, çekirdek aile yapısında sürdürmeye çalışmanın getirdiği sancıdır yaşanan. Çerkes çekirdek aile düzenine tam olarak geçemedik bir türlü. İşte bu yüzdendir ki anneler hizmet eden insanlar olarak yaşarken kızlar rahat yatmakta ve evlilik aşamasına geldiğinde, gözünde ataerkil aile düzeninin yapısı ağır gelmektedir. Koşullar değişmiştir çünkü. Neden anneniz şikâyet etmez? Çünkü onun yaşantısı, ataerkil görev paylaşımına adaptedir. Sizlerin buna adaptasyonu mümkün olmadığından bu manzara sizi korkutur. Çerkes çekirdek ailesi oluşturmuş kişilere baktığınızda çok güzel bir manzara ile karşılaşırsınız. Modern yaşam ve mevcut ekonomik koşullara adaptasyon sağlandığı gibi, Çerkeslik de bir değişime uğramış şekilde sürdürülebilmektedir. Hele ki dilini de kaybetmeyip çocuklarıyla kendi dili ile konuşan bir çekirdek aile olduğunda, toplumda örnek gösterilen ve mutlu olma olasılığı çok yüksek bir aile manzarası ortaya çıkar. Çünkü; kız ve erkek, Çerkes kültürünün kendisine verdiği eş seçme şansını tanıyan toplantı geleneği ile eşini seçmiştir. Kaşenlerinin arasından, kendisine en uygun, en olası olanı seçmiştir. Bu yüzden mutlu olma şansı çok daha yüksektir. Sizlerin gözü korkmasın. Gözünüzü korkutan geniş aile Çerkesliği, büyük aile Çerkesliği, artık tatillerde ve karşılıklı aile ziyaretlerinde sınırlı sürelerde uygulanır hale gelmiştir. (Köye gittiğimizde...) dediğiniz gibi.Çok değil, sizden itibaren çekirdek Çerkes ailesi örnekleri başlayacaktır. Bunların oluşması artık kaçınılmazdır. Ama samimi değerlendirmenizde söylediğiniz, Çerkes kızlarının genelini korkutan manzaraya bir de bu açıdan bakın. Sencileyin rumuzlu arkadaşın dediklerini de yabana atmayın. İki farklı kültürün evliliğinde, hernekadar iç içe yaşasak da, kökten farklı anlayış ve kültür yapısı nedeni ile uyumsuzluk söz konusudur. Nasıl ki baştan gözünüzü korkutan, bir Çerkes (ve dolayısı ile ailesi ile) evlilik, sonrasındaki kültürel uyumla mutluluk getirmekte (örneklerine bakabilirsiniz) ise, baştan hayatı kolaylaştıracağı sanılan farklı kültürden evlilik de, kültürel uyumsuzluk ve çatışma getirebilmekte ve yaşanan mutsuzlukla boşanmalar görülmektedir. Boşanılmasa dahi, eziyet bir yaşam sürdürüldüğü bir gerçektir. Bu konuya dair yazmış olduğum ''Seçim sizin ve tamamen özgürsünüz'' başlıklı yazıda kendimce, farklı kültürlerden evliliklere değinmiştim. Eğer istenen şey mutluluksa, bir daha üzerinde düşünülmesi gerekir.
jansett
{ 25 Eylül 2006, Pazartesi }
AbdullaH Güneş , gercektende cok önemli bir konuyu dile getirmiş. Ben kültürünü yaşatan ve yaşayan bir ailenin kızıyım. Annemin yaşadıkları açıkcası beni düşündürüyor, gerci o hiç yakınmaz ama ben görüyorum ben yaşıyorum. Anlatayım kısaca ; hersene gelenegimiz olduğu üzere babamın köyüne gideriz. Geniş biraileyiz çok kardeş ve onların da çocukları biraya gelince nerdeyse 25 kişi kadar oluruz köy evinde. Ve orda canım annem on onbeş yada ne kadar kalıyorsak her gün sabah kahvaltı bulaşık belki dört beş sofra ,onların bulaşıkları. ardından öğlen yemeği yine bir okadar sofra ve bulaşıkları ve akşam yemeği ardından aynı ugraşlar. Garibim mutfaktan çıkmadan akşamları ayakları davul gibi şişmiş aman nedir o yaşta gelin olduğu için çabalar durur sırf babamın mutlu olması için bu kadar kahrı çektiğini bilirim. O ve yanında bir kişi daha bu kahrı çekerken biz gençler naparız peki gece saat 3 - 4 lere kadar sohbet düğün acıkırsak gelir cay filan onların döküntüsü de kalır yine onlara, sabahta öğlenlere kadar yatarız. Yani söylenen deyim gerçeğin ta kendisi. Bekarlar prensesler gibi evliler ağır işçi gerçek bu işte bu sitede evli ne kadar bayan vardır ki yaşadığı kahrı anlatabilsin, tabi siz erkekler hemen her toplumda olduğu gibi bizim toplumumuzdada anneleri tarafından ayağına su getirilen ve erkek olduğu için yemeğin ilk servis edildiği herşeyin kolaylaştırıldığı cinstensiniz.Sizin onların yaşadığı sıkıntıyı anlayabilmeniz gerçekten de zor. Ha birde düğünlerde evli erkeklerin rahat rahat eğlenmesi oynaması buna karşın evli bayanların köşeden, kenardan içi kemirilerek eşini, onun gaşenini izlemesi ve bundan memnun olması mümkünmü ? Daha bu ve bunun gibi daha neler neler. İşte bu lafı gizliden gizliye çıkaran yine bu niiseler ama açık açık bunları söylemeleri mümkün değil. Bu deyim söylenmeye devam eder durur , söylenecekte. Ben korkuyorum açıkcası bütün bunları yaşayacak olmaktan. Böyle düşündüğüm içinde kimse beni ayıplamasın. Biliyorumki benim gibi düşünüpte açık edemeyen o kadar adigepsase vardı ki inanın tahmin edemezsiniz.
sencileyin
{ 25 Eylül 2006, Pazartesi }
Teşekkürler Abdullah Güneş... Önemli ve önemli olduğu kadar da gerçekten bazılarımızın düşüncelerini dile getirdiğin için...
3-4 yıl kadar önce yakinen tanıdığım bir Çerkez kızının kurduğu şu cümle gerçekten beni inkisar-ı hayale uğratmıştı.Ben kesinlikle bir Çerkezle evlenemem,Bir çerkezle evlenip hayatımı mahvedemem. Şok olmuşum cümle karşısında.Neden? diye sorduğumda; Ben evlendiğim kişi ile rahat bir hayat yaşamak isterim. Anne-baba-akraba,ayıp-yemugk-xhabze diyerek hayatımı zehir edemem. yanıtını aldım. Yok eşiyle birlikte elele tutuşup gezemezmiş, yok eşiyle birlikte bir yere gittiğinde xhabze-yemugk gibi takıntılardan dolayı problem-sorun yaşamak istemezmiş gibisinden cümleler kurdu. Sonra çok ciddi şekilde sorguladım hem kendimi hem toplumumuzu... Düşündüm, gerçekten Çerkez gelini olmak zor bir iş. Evliliğin başlangıç aşamasında hiçbir Çerkez erkeği ve hiçbir Çerkez kızı kendisi ve ailesi ile ilgili yanlış veya yalan bilgiler veremez. Toplumda herkes birbirini tanıdığından ve bildiğinden dolayı evlilik tamamen dürüstlük ve doğruluk üzerine kurulur. Tabi bu dürüstlük ve doğruluk bazılarına ters gelir. Birçok gencimiz toplumdaki diğer genç kızların her ortamda duymak istediği aşkım,canım,cicim,bitanem, hayatım gibi kelimeleri, pembe panjurlu ev, lüks araba, boy boy çocuklar vs cümlelerini her ortamda kuramaz. Çünkü anne babasının yanında böyle bir samimiyet xhabzelerimizde yemugktur. Çünkü her cümle dürüstlük üzerinedir. Kurduğu her cümleyi kendisi olarak değil, ......ha yagkho (......ların oğlu) olarak kurar. Kurulan her cümlede vunağosunun ağırlığını taşımak zorundadır. Büyüklerinden böyle görmüş, onların dünyasında böyle yaşamıştır. Bununla beraber bir Çerkez kızı her ortamda insani değerleri çok iyi taşımalıdır. Hem eşine hem ailesine saygı göstermelidir. Her ortamda hem kızı olduğu aileyi hem de gelini olduğu aileyi temsil ettiği için her davranışında xhabzelerimizi dikkate almalıdır. Tabi bunun karşılığını düşündüğümüzde bu saygıyı gösterdiğinde karşılığında hem kendisi hem de ailesi aynı saygıyı göreceğini unutmamalıdır. Evet kızlar, Çerkez gelini olmak zordur. Çünkü Çerkez gelini olduğunuzda etrafınızda çirkin sözler sarfeden erkeklerle karşılaşmazsınız. Zordur, çünkü çevrenizdeki erkekler sizi yok farzedemez. Zordur, çünkü Çerkez erkekleri size hep saygı gösterir, yanınızda saygısızca bir hareket yapamaz. Zordur, çünkü Çerkezlerin kızlarına-kadınlarına gösterdiği saygının, onlara verdiği değerin tarifi kesinlikle imkansızdır. Zordur, çünkü siz odaya girdiğinizde her türlü konuşma kesilir, herkes ayağa kalkar sizi ayakta karşılar, ayakta selamlar. Zordur, çünkü değil dayak yemek eşinizden tek bir fiske dahi göremezsiniz. Eşinizin aldığı terbiye buna müsade etmez. Bunun yanında Abdullah Güneş'in verdiği örnekte olduğu gibi Çerkez'le evlenen Türk kızı, Çerkez gelini olduğunda gördüğü saygıdan ve sevgiden dolayı ailesini çok rahat kabullenebilmekte ve rahatlıkla Ben Çerkezim diyebilmekte hatta birçoğu dilimizi dahi öğrenerek tam bir Adigenıse gibi xhabzelerimizi de uygulamaktadır. Ancak çok defasında gördüğüm üzere Türk'le evlenen Çerkez kızı kendisini tanıtırken .....ların geliniyim dedikten sonra,Ama ben Çerkezim diye ekleme yapmayı bir ihtiyaç olarak görmektedir. Gerçekten yaşanılan bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak şunu söylememiz gerekir ki, diasporada yaşayan insanlarımızın asimilasyonunu engelleyebilmenin tek yolu da kültür yozlaşmasını engellemek için Çerkez kızlarımızın Adigenıse, Çerkez gençlerimizin de Adigemalkha olmalarıdır. Son olarak ismi bende mahfuz kalması kaydıyla şunu eklemek isterim. Başta bahsettiğim Çerkez kızı bir Türk genci ile evlendi. 1yıl 8 ay kadar evli kaldıktan sonra şiddetli geçimsizlikten, eşinin ve ailesinin kendisine saygı duymadığından dolayı eşinden ayrıldı. Şu an henüz 26 yaşında ve dul bir bayan. Bu günden sonra onu bekleyen hayatı hepiniz düşünebiliyorsunuzdur.
oztemurat
{ 25 Eylül 2006, Pazartesi }
Teşekkürler Abdullah Güneş...
Bu sözün bir benzerini şu şekilde de duyduğumu belirtmeliyim. Çerkeze kız, Avşara gelin olacaksın Literatürde -özellikle Kayseri ve Pınarbaşında- çok duyduğum bir cümle olduğundan dolayı belirtmek isterim.
hatkobi
{ 24 Eylül 2006, Pazar }
Ellerinize sağlık.Katılıyorum fikirlerinizin çoğunluğuna.İyiliklerinizi ucuzlatmayın,yanlışlarınızıda saklamayın,der,Adige psalIe gazetesinin başlığında.Söylenecek şey çok.İnşaallah iyiolur.Selam ve sevgilerimle.
YORUM YAZIN
|
|
© 2005-2006 Uzunyayla.com.
Aksi belirtilmeyen tüm yazıların yayın hakları sitemize aittir. Kaynak gösterilmek koşuluyla alıntı yapılabilir.
SİTEMİZİN HİÇBİR DERNEK VE VAKIFLA İLİŞKİSİ YOKTUR
Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
En iyi görünüm için 1024x768+ ekran çözünürlüğü ve Mozilla Firefox tarayıcı kullanmanız tavsiye edilir.